DİYALEKTİK KOMEDYA

26/11/2009 - İYİ BAYRAMLAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bundan birkaç yıl önceki Kurban Bayramı arifesinde, İngiltere’de yaşayan “Vejetaryen Müslümanlar” inanca ilişkin tercihleri ile beslenmeye ilişkin tercihleri arasında bocalamışlar.

Ve konuyu aşabilmek için İngiltere de ulaşabildikleri Din Alimlerine sormuşlar: “Kurban Bayramında, hayvan yerine domates, kabak filan kessek olur mu?”

Cevap olarak da, konuyu araştırıyoruz filan cevapları almışlar haliyle...

Tabi bu haber medyada yer alınca en kestirme cevabı, her biri kendince din alimi olan yurdum insanından birisi vermiş: “Öyle olsaydı, Rabbim gökten koç yerine kabak indirirdi.”

 

Bilmiyorum, hem vejetaryen hem de Müslüman olanların bu kurban sorunsalını nasıl aştıklarını ama en etebor beslenene bile et görmekten gına geleceğini bildiğimden, objektifimden seçtiklerimle bayramınızı kutluyorum.

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/11/2009 - ZOR SORU


      DTP Milletvekili Hasip Kaplan, “Etnik Nüfus Sayımı” yapılsın demiş. Kaplan, 2011 yılı nüfus sayımında, TÜİK’in etnik kökenin yanı sıra “din” ve “mezhep” de sorması gerektiğini söylemiş.

 

       Haberi okuyunca, hiç çalışmadığı bir dersten sınava girecek öğrenci gibi mideme ağrılar girdi. Acayip canım sıkıldı, içim daraldı. 2011 yılına daha iki yıl var ama benim şimdiden elim ayağıma dolaştı. Etnik kökenin, dinin, mezhebin nedir gibi sorulara her daim cevabı hazır olan bir yurttaş değilim. Bu yaşıma kadar, hayatta karşıma çıkan ve çıkacak olan pek çok soruya çalıştım. Sosyal, ekonomik, kültürel, politik, ahlaki pek çok soruya cevap bulmaya çalıştım ama heyhat bu tür sorulara hiç çalışmadım. Çalışamadım. 

 

       Yani ne yapsak, ne etsek? Bu soruları ezbere bilenlerden kopya mı çeksek? Bunca yıl sadece Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmak dışında bir başka kimlik arayışımız olmadığı için dövünsek mi? Bu yaştan sonra kendimize etnik kimlik, inanç kimliği edinsek mi? Hadi biz çaktık bu konulardan, bari çocukları biraz yetiştirsek mi?

 

       Ben tam bu satırları yazarken, yan tarafımdaki koltukta bizim Küçük Tırtıl uzanmış televizyon izliyor. Bakıyorum şöyle baştan aşağı kızıma. 2011 yılındaki nüfus sayımında kendisine sorulan sorulara nasıl cevap verebilir diye. Hiç bir yöresel şiveyi bilmeyen, düzgün bir Türk’çesi var. Saçları, kuzguni Ermeni siyahı. Teni buğday yanığı Kürt güzeli. Zeytin gibi gözlerin retinasında, üç dört kuşak öncesinden Rum ışıltısı. Duruşu oturuşu Osmanlı, süslenip gezmesi Bizans. Burun Frig, ağız Lidya, eller Hitit, ayaklar Sümer...

 

       Laf olsun diye yazmıyorum, bütün bunlar gerçek. Birazcık tarih, birazcık coğrafya bilgisi ve ninelerle-dedelerle epey konuşmuşluğum var sadece. Hani belki yakın zamanda bilimsel bir icad olur; bir makine, bir genetik inceleme yöntemi keşfedilir. Bu söylediklerimin fazlası çıkar, eksiği çıkmaz bizim Tırtıllarda.

 

       Henüz “süphanekeyi” ezberleyemedi ama Allaha dua eder; “Allahım, ne olur ablam iyileşsin...” Bir Katolik kadar İsa’yı bilmez ama kendisine tokat atana öbür yanağını çevirecek kadar barışsever. “Temizlik imandandır.” Hadis-i Şerifini öğrenmeden de temizliğine dikkat eder. Halen çocuksu yaramazlıkları var ama ileride bir Budist rahip kadar dingin kişiliği olacağından eminim. Dedim ya henüz çocuk. Ne Ali’yi bilir, ne de onunla savaşan peygamberin en kıymetli zevcesini. Öğrendiği zaman da asla taraf olamaz; anlamsız ve amaçsız bulur, yüzlerce yıl öncesinin garip çekişmesini. Hele hele birbirlerinin katlini vacip görecek kadar canileşen onca alt inanç grubunun, tarikinden bile geçmez.

 

      Peki ne olacak? 2011 yılında sayım memuru  gelip eve soracak:

-Adın?

-Tırtıl

-Etnik kökenin?

-?!.

Mezhebin?

-?!.

-Bilmiyor musun?

-Bilmiyorum. Benim bildiğim konular; insanların gücü yettiğince ürettiği, ihtiyacı kadar tükettiği bir toplumda, kimsenin, kimseyi sömürmediği, herkesin beslenme, barınma, eğitim, sağlık gibi konular...Bana etnik kökeni mi soracağına; şu ülkenin milli gelirini neden adil paylaşmadığımızı sor, en iyi eğitimli insanların bile neden işsiz kaldığını sor, gelecek kaygısından gencecik insanların bunalıma girmelerini sor, çarpık kentleşmeyi sor, biten tarımı sor, hormonlu gıdaları sor...Etnik köken ve mezhep benim belirlediğim şeyler değil. Üzerinde çok da konuşulacak şeyler değil. Tıpkı tavla gibi.

 

      Sen bana, satrancı sor.

Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/11/2009 - DEĞERLİ

       William Hanna ve Jaseph Barbera isimlerini hatırlayanınız var mı? Bir dönem TRT Televizyonunda izlediğimiz pek çok çizgi filmin yaratıcısı bu iki isimdir. Bizim kuşağın çocukluktan gençliğe ulaştığı yıllarda bu ikiliden izlediğim en son çizgi karakter, Değerli isimli bir köpekti. Değerli, yaşlı sahibesi ile birlikte yaşayan, uyuz-uyuşuk görüntüsünün aksine oldukça hin bir köpek. İşte bu Değerli, kurulu düzenine çomak sokup kendisini rahatsız edenlere karşı  derhal hin planlarını uygulamaya koyar ve bu işe soyunanları perişan ederdi. Ve başarıyla sonuçlanan her tezgahtan sonra kameraya dönüp, o meşhur kıs kıs gülüşüyle zaferini kutlardı...

 

      Bazı konular ne kitaplardan satır satır okunarak, ne de konunun uzmanı onca birikimli insandan cümle cümle dinlenilerek öğrenilebiliyor. Bazı konular, bu iki temel kaynaktan gelenlerin yıllar içinde unutulup gitmesinin ardında kalanlarından kendi kendine  öğreniliyor. Bu yüzden, kaynağı belirli tırnak içi ifadelerim hep ikinci planda kalmıştır.

 

     Henüz Değerli karakteri ile yeni tanıştığımız yıllardı galiba. Yetmişlerin sonu, ya da  seksenlerin başı. Bana göre yurtta ve dünyada işlerin zıvanadan çıkmadığı günler. Sosyal konulara, siyasi konulara hafiften ilgi duyduğum yaşlardaydım.  Kesekağıdı yapılan eski gazetelerde yazılanları da okuyorum; “alamanya” görmüş mahalle bakkalını da dinliyorum.

 

      Anladığım kadarıyla siyaset denilen olgu, ekonomiye ilişkin kararlarda farklılık üzerine yapılıyor. Demokratik Sistemin iyi işlediği gelişmiş ülkeler var. Solda yer alan bir parti seçim kazanıp iktidara geliyor ve açıyor sosyal harcama musluklarını. Kamusal istihdam yaratıyor, sosyal güvenlik ve sosyal politikalara ağırlık veriyor. İşsizlik azalıyor, yoksulluk azalıyor ama enflasyon, bütçe ve dış ticaret açıkları başlıyor. Bunun üzerine sağdan bir partiyi iş başına getiriyor toplum. Biraz sıkı para politikası ve tasarrufla ekonomik dengeler yerine oturtuluyor. Fakat bu sefer de işsizlik ve refahda azalma söz konusu. Hadi yine sol ekonomik politikalar...

 

      Tabi bütün bunlar, bizim ülkede pek yaşanmadı. Biz de bambaşka değerler üzerinden yapılageldi siyasi mücadele. Belki bu yüzden, milli irademiz  60 yıldır hep “sağduyulu” tercihlerde bulundu. Onca seçim yapıldı. Hep aynı görüşün temsilcileri kazandı. Ve hepsi de ülkeye çok büyük hizmetler yaptıklarını,   kendilerinden öncekilerinin ise hiçbir şey yapmadığını söylediler. Ama bir yandan da, 60 yıldır ülkeyi yönetenlerle aralarında ruhani bağ (meşhur 46 ruhu)  olduğunu söylemekten geri durmadılar. Tabi bu siyasi nesep itirafı, bazı hayati konularda açmaza düşürünce de; kronikleşmiş sosyo-ekonomik sorunları, çok daha eski dönemlerle (1930’lar, 1920’ler gibi) ilişkilendirme hinliğini de gösterdiler.

 

      İşin kötüsü son yıllarda, ülkemiz siyaseti tamamen ekonomik konular dışında bir faaliyet haline geldi. Sanki bütün ekonomik sorunlarını çözmüş, herkesin refah içinde yaşadığı, işsizliğin-yoksulluğun tamamen yok olduğu bir ülke haline geldik. Bütün çabasını inanç ve etnik kimlik konularına odaklamış bir toplum. Gündemini derin devlet içi hesaplaşmaya, kurucu rejimini seksen yıl sonra hırpalamaya ayırmış bir ülke. Özellikle son yıllarda bu gündem belirleme konusu o kadar önem kazandı ki. En önemli ekonomik sorunların bile ülke gündemini bir gün işgal etmesine izin verilmiyor. Artık iyice ustalaşan, mesleğinin zirvesinde çok “değerli” gündem senaristlerine sahibiz. Her şeyi hokup pokus hızıyla anında değiştirip, istedikleri konuyu gündemin bir numarasına oturtabiliyor bu değerli beyinler.

 

      İki gün önce de bir hokus pokus daha yapıldı ve onlarca seçimde sağduyulu davranmayı öğrenemeyen Dersim’lilerin zihni açıldı. 60 yıldır her seçimde gidip gidip oy verdikleri partinin, bundan tam yetmiş yıl önce bölgelerinin aşiret ağalarını idam ettiğini hatırladı, Dersim’liler. Hemen ellerinde idam edilen aşiret ağalarının resimleri, yollara döküldü sol-duyulu Dersim’liler. Bu gün bilumum Sünni Şeriatçının belki de tarihte ilk kez iltifatına mahzar oldu alevi Dersim’liler. Hatta birisi iltifatına ilaveten; “...siz de artık namazınızı ihmal etmeyin, tamam mı?” demiş.

 

      Son günlerde Değerli, öyle kıs kıs gülüyor ki!

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/11/2009 - MÜSTAKİL MÜSLÜMANLAR



       Balçiçek Pamir’in konukları, İhsan Eliaçık ile Erol Yarar. İhsan Eliaçık, İslamcı Yazar olarak tanınıyor. Erol Yarar ise Müsiad (Buradaki –Mü- “müstakil” demek oluyor) eski başkanı.  Konuşulan konu: Din ve gelir dağılımı adaletsizliği. Arada bir kulak kabartıp dinliyorum, söylediklerini.

       Efendim, Asr-ı Saadet döneminde yaşayan Ebu Zerr isimli bir zat var imiş. Hiç malda-mülkte gözü yok imiş ve elinde fırsat olduğu halde, bir lokma-bir hırka ile ömrünü tamamlamış. Malı mülkü, adil paylaşmak gerektiğini savunurmuş. Ol sebepten mütevellit; zengin halife Osman’ın zulmüne uğrayıp kovulmuş ve sefalet içinde ölmüş. Bunları dile getiren İhsan Eliaçık, son yıllarda yükselişe geçen Müslüman burjuvaziyi eleştiriyor. Muhafazakar, dini bütün insanların şatafatlı hayat sürmelerine tepki gösteriyor...

      Tabi bu düşünceleri, Müsiad eski başkanı Erol Yarar’ın hiç hoşuna gitmiyor.  Mülk Allah’ındır diyor, Erol Yarar. İstediğine verir o mülkü. Kuran, öyle diyormuş. Sureler, ayetler, hadisler anlatıyor, Erol Yarar. Beni zengin yapan Allah’tır, fakiri fakir yapan da Allah’tır. Takdir, Allah’ındır, diyor Erol Yarar.

      İhsan Eliaçık, şu zekat oranına kafayı takmış. 1/40 oranının asgari bir oran olduğunu, hatta bu kadarcık zekatı firavunların bile verdiğini söylüyor. Zengin işadamlarının elde ettikleri karın yarısını işçilerine vermeleri gerektiğini söylüyor İhsan Eliaçık.

      Bu öneriye müthiş sinirleniyor, Erol Yarar. Senin bu dediğine “komünizm” derler diye kızıyor İhsan Eliaçık’a. Böyle lafları Marx da söylüyordu diyor. Hemen referans kaynaklarına dönüyor Erol Yarar ve peşpeşe sıralıyor; hem  tırnak içi hem de kafasının içi fikirleri. Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştıracaklar? Sen ne karışıyorsun, Allah’ın yaptığına? Önemli olan takvadır. Zengin fakirden herşey de üstün değildir ki. Bir kısmınızı, diğerlerinden üstün kıldık. Bazılarını bazılarının emrinde çalıştırır kıldık...

       İhsan Eliaçık, “infak” kavramını açıklıyor. Kifayet üzeri, ihtiyaç fazlası olup verilmesi (infak edilmesi) gereken değeri günümüz koşullarına uygun olarak açıklıyor. Ev, araba, 3-5 bin lira aylık gelir ve saliha bir eş, diyor İhsan Bey. Bundan fazlası “haramdır, hırsızlıktır” deyince Erol Bey acayip sinirleniyor.

      Sen diyor, Erol Bey. Sen, komünizmi İslam diye pazarlıyorsun. Sen, zengin halife Osman’ı hırsızlıkla suçluyorsun diyor. Ebu Zerr diyecek oluyor, İhsan Bey. Erol Bey lafı ağzına tıkıyor hemen. Ebu Zerr, başımızın tacı ama zengin halife Osman’a da saygımız sonsuz diye bağlıyor lafı Erol Bey.

      Bu arada Palçiçek Pamir, İslami Burjuvazinin milyon dolarlık evlerini, lüks eşyalarını, şatafatlı hayatlarını gösteren VCR’yi sunuyor.  Balçiçek,  şatafatlı lüks evleri soruyor, Erol’a. Erol çok rahat cevap veriyor. Valla diyor, valla zekatı verildiyse bu lüks evlerin, helaldir yani diyor. Bir de komşu hakkı gözetildiyse, hani komşu aç yatarken tok yatmadıysan diyor Erol. Balçiçek’in gözlerinde, bitişik yalı komşusunun aç-tok olmasını düşünen  zengin müslim imajı beliriyor hemen. 

       İhsan Bey susuyor artık. Erol Bey anlatıyor sürekli. Allah’a şükür, zenginlerimiz camiye gidiyor. Marka ayakkabılarını çıkartıp namaz kılıyorlar diyor Erol Bey. Dünyada zenginleşenler dinden uzaklaşır, bizde ise son yıllarda dine sarılıyor zenginler diyor. Hem dünyada Müslümanların elinde çok fazla servet yok ki diyor. Olsa, dünyada fakir kalmazdı diyor Erol Bey. Müslüman zenginlerin lüks arabalara binmesini de şu şekilde savunuyor, Erol Bey:

-Peygamber Efendimiz de, o devrin en iyi devesini biniyordu

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/11/2009 - THİS MY WAY





       “Alfred Hitchcock, İsviçre’de araba sürerken birden pencerenin dışında bir yeri işaret etmiş ve ‘Hayatımda gördüğüm en dehşetli sahne bu.’ demiş. İşaret ettiği yerde bir papaz, küçük bir çocuk ile eli çocuğun omzunun üzerinde bir şekilde sohbet ediyormuş. Hitchcock, arabanın penceresinden başını çıkarmış ve şöyle bağırmış: ‘Kaç küçük çocuk! Hayatını kurtarmak için kaç!’..."

       Korku Filmi deyince, bir ikinci isim söyleyemem. Zira, yıllar öncesi korku tanımını yapmış büyük usta. Sinema diliyle korkutmada; “karanlık ve sessizlik pek çok şeyi halleder.” demiş. Demiş ve ince zekasıyla süslediği onlarca filmini, siyah beyaz televizyondan bizim kuşağa zevkle izletmiş. Bu yüzden hiç ilgimi çekmedi, mezbaha çağrışımı yapan ucuz korku filmleri...

      Albert Einstein hakkında medyatik bilgiler hariç pek özel bilgilenmem olamadı ama Beatles’in efsane dörtlüsünü lise yıllarımdan bu yana ezbere bilirim. Paul McCartney, George Harrison, Ringo Star ve John Lennon.”İ Want to Hold Your Hand.” Ve John Lennon, John Lennon...

      Bertrand Russel ismini ilk kez 1970’li yıllarda Tercüman Gazetesinin “alaycı” manşetinden duymuştum. Vietnam’da sivilleri katleden ABD’yi yargılayan Savaş suçluları Mahkemesine başkanlık etmişti. Yaptığı bu görevden dolayı da Nazlı Ilıcak’ın Tercüman Gazetesi, “Bak sen ihtiyar komünistin yaptığına” diye   ti’ye almıştı kendisini.

      Adaşım Benjamin Franklin’i de yine erken yaşlarda, bazı kitaplardaki alıntı fikirlerinden tanıdım. Tanıdım ve keskin anti-amerikan duygularımda kendisine “sevgi parantezleri” açtım. Tıpkı, birlikte çalıştığı Thomas Jefferson gibi. Victor Hugo ismi de, o yılların TRT Televizyonunun bir güzel çöpçatanlığıydı, bizim kuşağa. Sefiller gibi bir klasiği yeni kuşakların duyup öğrenmesi imkansız artık; birbirinden sefil onlarca özel televizyon kanalından.

         Ve içimdeki iki İrlandalı :  Bernard Shaw ile Oscar Wilde.

       Mustafa Denizli’nin bir milli maç sonrası, “İçimizdeki İrlandalılar” mızıkçılığı gibi bahane uydurmak yerine; oturup on adet Bernard Shaw cümlesi okusa necip milletim, çok şey değişir bu ülkede.  Hemen hemen aynı yıllarda dünyaya gelmelerine rağmen; Bernard Shaw’dan 50 yıl önce hayata gözlerini yuman talihsiz Oscar Wilde. Ama bu kısa ve trajik ömre birbirinden güzel eserler sığdıran deha. Amerikalı gümrük memuruna, “Deham dışında beyan edilecek hiçbir şeyim yok.” diyen estetizm aşığı...

       The Economist, ““herkesin okuması gereken bir eser...” diye referans vermiş kapakta. Bir yılı aşkın zamandır da tam tersini savunup, yasaklanmasını istiyor bazı çevreler. Ne the economist’in övgüsü, ne de bizim ilm-i ledün sultanlarının yergisi. Bu haftasonu okudum, Richard Dawkins’in “The God Delusion” isimli kitabını ve üstteki aşina isimleri bir kez daha sevgiyle yad ettim.
  



Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/11/2009 - NO MOTTO


       Dil, Tarih ve Coğrafya. İnsanı ve toplumu anlamak için başvurulabilecek üç temel bilim dalı. 
      Bu üç önemli kavramı kendisine isim olarak almış bir fakülte. Ve her biri, insanda okuma-öğrenme aşkı uyandıran bölümler. Antropoloji, Arkeoloji, Felsefe, Sanat Tarihi, Sosyoloji, Psikoloji, Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri... Sanki bütün sosyal bilim dallarının yan yana sergilendiği bir açık büfe. Gir bir uçtan içeri ve hepsinden doldur belleğine, doldurabildiğin kadar. Oku, incele, araştır, karşılaştır, düşün, sorgula, kıyasla, konuş, dinle, tartış, öğren. 
        Evet, öğrenmek. 
        Yemek, içmek, sevişmek kadar güzel bir insani ihtiyaç, öğrenmek. 
       İşte bu güzel fakültenin öğrencilerinden birkaç yüzü bağırıyorlardı hep bir ağızdan: “Ya Allah, Bismillah, Allahuekber...”  
       
Eskiden beri hiç sevmedim, her hangi bir amigonun yönlendirmesiyle üç dört kelimeyi bağıra çağıra söylemeyi. Bu yüzden, hiçbir fanatik slogan korosunda yerim olmadı. Bağırarak konuşmak, sesini yükseltmek, şiddet içeren sözlü mesajlar vermek, küfür etmek, hakaret etmek, sözle taciz etmek, tahrik etmek, alay etmek...
        Eğitim ve öğretimin bu tür yanlışlarımızı, ilkelliklerimizi gidermede  etkisi gittikçe azalıyor mu? İlköğretim, Ortaöğretim, Üniversite, Lisansüstü, Doktora...
      Felsefe, Sosyoloji, Psikoloji, Mühendislik, Tıp, Gazetecilik, Edebiyat, Mimarlık, Hukuk, İlahiyat...
       Devlet Adamı, Politikacı, Akademisyen, Köşe Yazarı, Entellektüel, Sanatçı...
      Eğitim ve öğretimin, mesleki birikimin sağladığı ünvanlar-makamlar gittikçe anlamsızlaşıyor mu? Gazete manşetlerinde, köşe yazılarında, televizyon ekranlarında fanatikçe atılan sloganların farkında mısınız? Yaşı kırkı, elliyi, altmışı geçmiş ve her biri toplumda isim yapmış onlarca insanın futbol holiganlarına dönüştüğünü görüyor musunuz? Nasıl bir yargısız infaz, acımasız linç, kin, nefret, intikam çabası; farklı düşüneni rezil etme, yok etme, silme, ezme gayreti var. Sadece son bir ayda atılan gazete manşetleri, yazı başlıkları bile ürkütücü boyutta. Tartışma ve atışmaların seviyesi, her an futbol maçlarındaki “oymalı-koymalı” sloganlara inebilecek kadar düştü. Taraf olmanın fanatikliği her geçen gün daha da artıyor.
        Düşünülecek, araştırılacak, sorgulanacak pek bir şeyimiz kalmadı artık. Kendimizce haklı düşüncelerimiz, dogmatikliğin zirvesinde inanç manzumeleri oldu. Doğrularımız, asla tartışılmaz. Farklılıklarımız çok keskin. Ortak paydalarımız ise bitmek üzere.
        Dil, Tarih ve Coğrafya. Birbirimizi anlamak ve  birlikte yaşamak  istiyorsak...

Dip Not : Motto, slogan kelimesinin batı dillerinde en çok kullanılan eş anlamlısı. İtalyanca kökenli.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/10/2009 - 86. YIL


       Cumhuriyetimizin 86. yılını kutluyoruz. Hepimizin Cumhuriyet Bayramı mübarek olsun. Cenab-ı Allah, nice demokratik, laik ve bağımsız cumhuriyet kutlamaları görmemizi nasip eylesin.  Mevlam, vatanıyla-milletiyle bölünmez bütünlüğümüzü ve iç barışımızı daim eylesin. Rabbim, işsizlerimize iş, aşsızlarımıza aş; farklılıklara rağmen kardaş,  ayrılıkçılara rağmen birinci sınıf yurttaş olmayı cümlemize vasıl eylesin.

      Efendim, hani nasıl 10.yılında çelik ağlarla örmüştük yurdumuzu; 86. yılında da üniversitelerle  süsledik baştan başa. Artık üniversitemiz olmayan ilimiz yok neredeyse. Gerçi bu üniversal açılıma paralel akademik kadronun nicelik ve nitelik olarak yetersizliği, fakülte ve bölüm kontenjanlarının keyfiliği, bitiren gençlerin kesin ve garantili işsizliği gibi sorunlarımız da artıyor.

      İşte bu mantar gibi çoğalan üniversitelerimizde bir anket yapılmış, 22-25 Ekim 2009 tarihlerinde. Akademik kadroda bulunan güzide insanlarımıza, son çeyrek yüzyılımızın en önemli sorunu olan “türban” meselesi de dahil  tam 19 soru yöneltilmiş. Yukarıdaki tablo, sondan bir önceki soruya verilen cevapların oransal sonucunu gösteriyor. Prof, Doç, Yrd. Doç ve Dr. Ünvanı taşıyan akademisyenlerimizin % 67,8’i her an “Bye bye Turkey” demeye hazır ve nazırlar, efendim.

     E bu tercihin sosyo-ekonomik gerekçelerine vakıf insanlar olarak, şaşırmayabilirsiniz. Peki aynı akademik zevatın, “Türkiye iyi yönetiliyor mu?” sorusuna % 60’a yakın oranda EVET, “Ülkemizde irtica, bölünme ve darbe tehlikesi var mı?”sorularına da yine aynı oranda HAYIR demesini nasıl karşılarsınız?

     Yaa Hocam, bir ülkenin iyi yönetilmesi demek; başta ekonomi olmak üzere her şeyin yolunda gitmesi demektir. Cumhuriyet tarihimizin üç önemli tehlikesini, bir tehlike olarak görmemek de; bu güzel ülkenin her bakımdan yaşanılacak bir ülke olduğuna inanmak demektir. O zaman bu % 67,8 ne demek oluyor? Yarın Cumhuriyetimizde, malum 3 veya sürpriz 333 tehlikeden birisi hasıl olursa ne olacak? O zaman % 100 ünüz mü bye bye diyeceksiniz? Zaten öyle bir durumda one million dolars’ı olanlar bir gün önceden vınlayacak, siz de giderseniz hali nice olur bu Cumhur’un?  

      Hani, “kim bu cennet vatan uğruna olmaz ki feda?”ydı? Hani, “yiğitlik, sen cehennem olsan da bile. Fedayı kabul etmektir, cennet yapabilmek için yoksul ve namuslu halka.”ydı?

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/10/2009 - PRAGMATİK AÇILIMLAR


       İsimlerinin önünde “prof. dr.” yazan iki köşe yazarı, “Açılım Sürecini” tartışıyor. Proğramda dile getirilenler bilinmedik, duyulmadık analizler değil ama oturup izliyorum. Zira tarafların zerre kadar birbirini dinleme-anlama kaygısı olmadığı, ezber-monologlara göre çok daha kaliteli bir proğram.

       Açılımı, bir ABD senaryosu olması sebebiyle eleştiren profesör, bir ara bu senaryoyu yürekten destekleyen profesörü sıkıştırıyor. ABD’nin demokrasi ve hukuk kavramlarına yaklaşımındaki çifte standart ve tutarsızlık örneklerini veriyor. Amerikan yanlısı profesör bir kahkaha atıyor; “Azizim, ABD’nin dünya siyaseti her daim pragmatizm üzerine kuruludur...”

      Hastane bahçesinde beklerken,  doksanlı yıllarda oturduğum apartmanın kapıcısı Gakkoş’la karşılaştık. O yıllarda, apartmana her giriş çıkışımızda Gakkoş’un terör konusundaki fikirlerini dinlerdik ayak üstü. Bütün kürtleri kesmekten, Fırat’ın doğusuna atom bombası atmaktan filan bahsederdi, Gakkoş. “Ya Gakkoş, bu kadar sert olma! Hem sen, bizden daha yakınsın o etnik kökendeki insanlara…” dediğimizde acayip sinirlenir ve kendisinin filanca oğuz boyundan gelmekte olduğunu anlatırdı uzun uzun. Artık kapıcılığı bırakıp iyi bir işe giren ve o günlerdeki muazzam bıyıklarını sadece dudak üstü kırpılmış çim düzeyine indirmiş Gakkoş’a sordum:

        -Ne diyorsun bu işlere Gakkoş?

        –Var ya bi dahaki seçimde; ne Baykal kalacak, ne de Bahçeli. Tarihe geçecek Tayyip. Bu Obama denilen adam, aslında hakiki Müslüman. Bütün İslam alemini ihya edecek. İsviçre gibi olacağız, şerefsizim...

       Akşam eve gelince, oturup biraz Felsefe Sitelerini karıştırdım. Pragmatizm ve pragmatiklik konusunda bilgilerimi tazeledim hemen. İlgimi çeken satırlardan bazıları:

        “Felsefede Faydacılık ya da Pragmatizme göre; iyi olan en fazla faydayı sağlayandır ve burada fayda zevk, tatmin veya bir nesnel değerler listesine göre tanımlanır. Bu akımın -bir şey uygulanabildiği ölçüde doğrudur- şeklindeki savı ise hiç bir teorik mekanizmanın tartışılmasına izin verilmeden bir şey özden yoksun olduğu halde başarılı bile olsa kabul gördüğünden eleştirilmiştir. Sözgelimi birbirinden farklı seçeneklere sahip bir soru hiç bir bilgi sahibi olmayan kimse tarafından rastgele ama doğru yanıtlandığında faydacılığa göre o şey artık mutlaklık kazanmıştır. Bu kişinin bilgili eğitimli ya da zeki olması pek de önemli unsurlar değildir. Tersi durumda da çok iyi eğitimli ve yetenek sahibi kişiler toplumda iyi statülere erişemediğinde onların gerizekalı ya da cahil olarak damgalanmaları bu akım yüzündendir. Kısacası faydacılıkta önemli olan öz değil biçimdir, olayların teorik akışı önemsizdir mutlak olan daima pratik başarı olarak kabul edilir. Faydacılığın geleneksel şekli en fazla fayda getiren hareket en iyi harekettir diyen hareket faydacılığıdır. Buna alternatif ise en iyi hareket en fazla faydayı sağlayacak kuralın emrettiği harekettir diyen kural faydacılığıdır. Örneğin bir kişi yalan söylerse en fazla faydayı elde edeceği bir durumda olsun. Hareket faydacılığına göre en doğru hareket yalan söylemektir. Ama genel kural olarak doğruyu söylemek o kişiye daha fazla fayda sağlayacağını kabul edersek kural faydacılığı açısından doğruyu söylemek gerekmektedir.”

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/10/2009 - GUERNİCA


       Gelişmiş ülkelerin çoğunda yurttaşlığın önkoşulu vergi ödemektir. Bu ülkelerin yurttaşı olan birey, herhangi bir hak arama durumunda hemen; “Ben vergisini ödeyen bir yurttaşım...” diye söze başlar.  Yurttaşlık bilinci, vergi ödeme bilincine paralel bir olgudur. Tabi ayrıca trafik, imar, çevre gibi konularda uyulması gereken kurallar gelir. Her birinin belli yaptırım ve cezası olan bu kurallara da uyduğunuz zaman; bir yurttaş olarak üzerinize düşen her şeyi yapmış olursunuz. Artık siz üzerinize düşeni yapmış olmanın rahatlığıyla, yurttaşı olduğunuz devletten çeşitli hizmetleri istersiniz.

       Bizim gibi ülkelerde ise yurttaşlığın önkoşulu hep askerlik hizmeti olmuştur. Kimse sizin vergi yüzsüzü, trafik magandası, imar çakalı, çevre katili, tembel, asalak, hırlı, hırsız olduğunuza aldırmaz ama askerlikten yırtmaya çalışırsanız hapı yutarsınız. Zira bizim millet öteden beri kendisinin “Asker Millet” olmasıyla öğünür. Yıllardır 500-600 binlik devasa bir ordu besler ve bütçenin önemli bir kısmını savunma gereçleri için harcarız.

       Bu ülkenin kurucusu olan 1. Adam, “Yurtta barış, dünyada barış” demiş. Peşinden gelen 2. Adam da,  pek çok ülkenin yıkıma uğradığı II. Dünya Savaşına bizi sokmama becerisini göstermiş. Ama 3. Adam’dan itibaren savaşçı ruhumuz depreşmiş ve gidip taa Kore’lerde nasıl bir “Asker Millet” olduğumuzu kanıtlamaya çalışmışız. O tarihten sonra da adına Nato denilen büyükçe karargahın en sadık lejyoner garnizonu olmuşuz. Bu karargahın patronu olan Sam Amca’nın her bir talimatını harfiyen uymuş ve uzun yıllar kuzey komşudan gelecek kızıl tehlikeye karşı elimiz tetikte beklemişiz. Hatta bu uğurda, yani enternasyonel bir akım olan sol düşünceye karşı koymak için epey şoven milliyetçi olmuşuz.

       Nihayet bir gün gelmiş ve baş düşman  kızıl komünizmin dahili ve de harici unsurları tarihe karışmış. Sam Amca’nın ise yıkılan Sovyet Rejiminden sonra bölgemizde bambaşka planları varmış. Ve bu yeni proje de bırakın şoven milliyetçiliği; kendi halkının çıkarını savunan, yurtseverlik kıvamında bağımsız millet bilincine bile tahammülü yokmuş. Zira artık enternasyonel akım olarak sol değil liberalizm varmış ve Sam Amca, enternasyonel akımlara en büyük direncin milli düşüncelerden geldiğini geçmiş uygulamalarından çok iyi biliyormuş. Bu yüzden işe söylemi “Milli Görüş” ama  özlemi “Ümmet Görüş” olanlardan bir ekip kurmakla başlamış. Gerçi onlarda dünden razıymış, yıllardır laf olsun diye giydikleri göynekleri çıkartmaya. Tabi Sam Amca bir yandan da çivi çiviyi söker misali, kendi bilediği keskin milliyetçiliği köreltmek için başka bir etnik milliyetçilik daha palazlandırmış kısa sürede...

       Ve Asker Milletim şaşırmış vaziyette bu gün. 60 senedir her seçimde gidip gidip Amerikancı partilere oy veren necip milletimin kafası hepten karışık bugün. Artık hepimizi, bir gün sonrası ne olacağını bilmediğimiz bir süreç bekliyor. Dilerim, bir mucize gerçekleşir. Bizi bugünlere getiren her türlü şovenist ve dogmatik tanımları bir yana bırakıp; çalışan, üreten ve adil bölüşen bilinçli yurttaşlar oluruz.  

(*) Pablo Picasso

 

'nun İspanya İç Savaşını anlattığı bu tablosuna bakan resim meraklısı bir nazi subayı, küçümser bir ifadeyle dudak bükerek sorar;

-Bunu siz mi yaptınız?

-Hayır efendim, siz yaptınız...
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/10/2009 - SİZİ TENZİH EDERİM


       Somut bir olay veya bir insan hakkında haklı-haksız, iyi-kötü, ahlaklı-ahlaksız gibi kesin ve katı yargılara varmak; düşünsel olarak soyutlama ve genelleme yapmamızı güçleştirir. Yargılarımız bu kadar keskin ve katı olunca, ister istemez istisna pencereleri açarak rahatlama yolunu seçeriz. Genellikle birilerini “tenzih” etme ihtiyacı duyarız.

       Tenzih etmeye ilişkin Ekşi Sözlükten güzel bir diyalog örneği: “Turizm ve otelcilik sorunlarının tartışıldığı bir toplantıda konuşmacılardan birisi

        -A
rkadaşlar şunu da söyleyeyim ki bu otel işletmecilerinin hepsi karı satıyor, karı pazarlıyor.

       O an, orada bulunmakta olan bir otel işletmecisi hemen ateşlenir: 

      -Beyefendi kendinize gelin. Ağzınızdan çıkanı kulaklarınız duyuyor mu? Bizim otelimi...

        Hemen konuşmacı tekrar araya girer:

      -Beyefendi sizi tenzih ederim. Benim sözüm...

       Ayrıca, keskin ve katı olmayan bir yargıyı ifade ettikleri halde; o yargının, toplumda göreceği tepkiden korktukları için dolaylı yoldan ustaca “tenzih” arayışına girenler vardır.

      Duygu ve düşüncelerini ifade ederken doğrudan veya dolayı birilerini tenzih etmek zorunda kalan bir insan, aslında kendi entellektüelliğini tenzih (dışarıda bırakıyor) ediyordur. Bu anlamda entellektüellik;  sözlü, yazılı veya görsel ifade etmede “tenzih” can simidine sığınmamakla ölçülür.

       Bu günlerde, televizyonda yayınlanan Hanımın Çiftliğini izliyorum. Reklam aralarında da kitabını açıp ilgili bölümlerini tekrar okuyorum. Çok sevdiğim bir Kabak Hafız tiplemesi var. Gizli gizli rakı içen, uçkuruna düşkün bir yurdum insanı. O günlerin Demokrat Parti ve  CHP’sinin önde gelen kodamanları Büyük Kulüpte; ırgat simsarı Cemşir ile hilebaz berber Reşit, Giritli’nin Meyhanesinde rakı içerler. Ama Kabak Hafız, büyük bir suç ve günah işlercesine gizli saklı içer rakısını. Naciye’yi de, Gülüzar’ı da gizli saklı alır evine.

       Dizide henüz işin uçkur bölümü verilmedi ama Kabak Hafız’ın rakı içme olayı bile yapımcı ve senariste kibarca “tenzih” eklemeleri yaptırıyor. Benim kitapta pek göremediğim aydın ve dürüst görünümlü bir imam tiplemesi daha eklenmiş diziye. Kabak Hafız’ın işlediği büyük   günahlardan (!) diğer din adamlarını tenzih etmek için yapılmış gereksiz bir ekleme.

       Sinema dili aslında ne büyük bir anlatım ve ifade etme gücü içeriyor. Ama elli yıl önce bu kitabı yazan Orhan Kemal, hiç gerek görmüyor birilerini tenzih etmeye. Neden mi? Çünkü yaşadığı ülkenin insanlarını çok iyi tanıyor. Ve bu insanlardan hiçbirini “mutlak iyi veya kötü” olarak yargılamıyor.

       Okuyun, Kabak Hafız’ın Gülüzar’ı koynuna aldıktan sonra kendi vicdanında geçen düşünceleri ve birini yargılayıp mahkum etmekle, diğerini tenzih etmek saçmalığını görün. Hanımın Çiftliği Sayfa 180 :

       “…Ok yaydan çıkmıştı. Kadınla yatıp kalkmış, esmayı üstüne sıçratmıştı. Yıllar önce Alboyacılar Medresesindeki hocası ihtiyar Dersiam’ı hatırladı. Hiç evlenmemişti. Kadının etekleri erkeğin ayaklarına dolaşır, der; ‘taife-i nisa’dan bucak bucak kaçar. İri gözlerini ayıra ayıra, ‘vasıta-i tatmini şehvet taife i nisa’dan  ibaret değildir’ dedikten sonra ‘Allaaah’ diye sakalını sıvazlar. Yatağını serip kaldıran, aptes ibriğini dolduran al yanaklı, süt beyaz mollasının arkasını sıvazlardı: ‘Öyle değil mi yavrum Kuddusi?”

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/10/2009 - İNSANLIK HALLERİ



      Acaba makası saç kesmenin dışında boşa şıkırdatmanın, makası bilemeye yaradığını hangi berber keşfetti? Ya da böyle bir keşif olmadı da sırf şıkırtı olsun diye o makası öyle boşta şıkırdattılar yıllarca? Belki de bu boşa şıkırdatmanın benim sandığım gibi makası bilemekle bir ilgisi yok.

      Sebebi, gerekçesi her ne olursa olsun; güzel bir ses makas şıkırtısı. Hele günümüz şehir hayatının yoğun ses kirliliğinde yaşayanlar için terapi gibi bir şey. Bu yüzden öteden beri severim berber koltuğunda geçen dakikaları. Özellikle kısa bir hal hatır sorma ile başlayan ve “sıhhatler olsun” ile biten, sadece makas şıkırtısının olduğu dakikaları.

      Benden başka müşteri yok ve beni traş eden berberle, boş koltuklardan birisine oturan diğer berber konuşuyorlar:

      -Adama yazık oldu! Gitseydi kutusuna 500 milyarı olacaktı yaa...

       -Oğlum gidenler de havasını aldılar. Ne yapsın adam? Gerçi Hamdi Bey yüksek teklif edince ben biraz işkillendim...

      Aynadan gördüğüm sesi kısık televizyonda sürekli kanallar değişiyor. Boş oturan berber, elindeki kumanda ile can sıkıntısından kanal değiştiriyor. Bir kadın şarkıcının saray yavrusu evini gösteriyorlar ekranda. İki genç berberin hayranlık ve hayret dolu tepkilerini dinliyorum. Çok beğendikleri banyo bölümüne ben de bir göz atıyorum aynadan ama minyatür hamam görüntüsü dışında bir şey yok ortada. Sonra kanallar tekrar değişmeye başlıyor ve TRT 2 de duruyor. Çünkü bir müşteri daha girdi berbere.

       Ekranda bir belgesel görüntüsü. Önce at sanıyorum ama uzun kulaklarından katır olduğunu fark ettiğim uzun bir yük kervanı. İnsanlar Asyalı tipinde ve katırların tırmandığı dik yokuş Himalayalara ait gibi. Ses kısık olduğu için ve gelen müşteriyle yapılan diyalogtan tam olarak duyamıyorum. Mantar ve şifalı bitki kökleri toplayıp ticaretini yapan bu insanlar, Nepalli veya Tibetli olmalı. Yaşadığın coğrafi bölgeye –lı, -li eki konunca, şu etnisitelerin uyuz olduğu “üniter-ulus devlet”  sorunu ortadan kalkıyor mu acaba? Gerçi baştan başa Avrupa Kıtasında bu tanımlamada bir sorun yok. İngiliz, Fransız, Alman, Macar, İtalyan, Bulgar, Yunan veya Helen denilmesinde bir sıkıntı yok.

      Helen deyince aklıma, Yunanistan da son yapılan seçimleri kazanan PASOK geliyor nedense. Açılımı, “Pan-Helenist Sosyalist Parti” olmalı. Bu “pan” ön eki, siyasi literatürde hep öcü gibi görülür. Yayılmacılığı ifade ettiği için demokratik zeminlerde pek dile getirilmez. Hani şu bizim andımızdaki, “Ne Mutlu Türküm Diyene” cümlesine kafayı takanlar bu “Yayılmacı Helen” için ne düşünürler ki? Yoksa bu yapılan da, öncekiler gibi;“zenginin kızı yapıca çapkınlık, fakirin ki yapınca orospuluk.” standardında, sadece bize mi uygulanıyor?

      Berberden çıkınca bir kitapçıya uğramam lazım. Şu Hanımın Çiftliği’ni alıp, çocukların dilinden kurtulayım. Evde bir sürü Orhan Kemal kitabı var ama içlerinde Hanımın Çiftliği yok. Bu kitap da, büyük ihtimalle ödünç verdiğim meçhullerden birinde kalmış olabilir. Şimdi bizim uyanık kitapçılar da popüler diye oldu kitabı iki misline etiketlemişlerdir. Neyse bulup alıcaz artık.

      Aslında o gün çocuklara, dizinin iyi-kötü karakterleri hakkında yarım saat ahkam kestikten sonra ben de alıp yeniden okumak istedim bu güzel Orhan Kemal kitabını. Ne demiştim, Orhan Kemal ve Hanımın Çiftliği hakkında o gün  sahi? Unutmadan, buraya not düşeyim de çok sevdiğim yazara vefa borcumu bir nebze ödemiş olayım.

      -Orhan Kemal demek, gerçekçilik demektir. İnsanımızı her yönüyle ve olabildiğince basitlikte anlatmıştır hep. Bakın Muzaffer Bey kötü bir adam. Köylüleri acımasızca sömüren bir toprak ağası. Peki neden kötü? Geçmişte yaşadığı acı bir olay, yalnızlığı ve mutsuzluğu onu bu yöne itiyor. İleriki bölümlerde Güllü de bu kötü ağanın karısı olup, rahat bir hayat yaşamaktan başka bir şey düşünmeyecek. Nedenini biliyorsunuz. Aslında Cemşir karakteri çok ilginç. Kızı sayesinde köşeyi dönmeye çalışan bir zavallı. Kızının sevdiği Kemal yerine, zengin birisiyle evlenmesini istiyor. İşin ilginci ne biliyor musunuz? Bu toplumda binlerce Güllü, Kemal yerine Muzaffer Beyi (hatta Ramazan’ı) tercih eder. Üstelik bunların çoğunun babası da Cemşir gibi değildir. Cemşir, bunların içindedir. Orhan Kemal, pek çok roman ve öyküde bunu da çok güzel anlatır. İyi-kötü, ahlak-ahlaksızlık, sadakat-aldatma, sömüren-sömürülen, namuslu-namussuz gibi pek çok olgunun aynı insanda nasıl var olduğunu anlatır hep. İşte bu yüzden insanımızı ve toplumumuzu çok güzel anlatan kitaplar yazmış. Melek gibi salt iyiler ve şeytan gibi salt kötüler pek yok tur bu kitaplarda. İnsan vardır bu kitaplarda. İnsan.

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/10/2009 - GÜLER MİSİN-AĞLAR MISIN?

http://aktuel.mynet.com/galeri/sinirsiz-yaraticilik/korkunc-cehennem-goruntuleri/3087/70615/sayfa/1/

      LC Waikiki Genel Koordinatörü, içinde bulunduğumuz küresel krize rağmen hiç de hak etmediğimiz bir lüks hayat sürdürdüğümüzü söylemiş. Sonra eklemiş : “Bizim çalışanlarımızda olan cep telefonları, mal sattığımız patronlarda yok.”

       Valla adam, külliyen doğru söylemiş.

       Peki, bir cep telefonu firmasının genel koordinatörü de çıksa; “Bizim çalışanlarımızın giydiği tshirt ve kot pantolonu, mal sattığımız patronlar bile giyemiyor.” dese? E valla, o koordinatör de doğruyu söylemiş olacak. Nitekim A’dan Z’ye pek çok sektördeki firmaların koordinatörleri çıkıp bu tür doğru tespitler yapabilirler. Ve ben de her bir koordinatörün bu güzel tespitine katılırım.

     Şimdi bu adamlar adı üzerine “koordinatör” ve başında bulundukları firmayı koordine ediyorlar. Yani belli bir plan dahilinde yönetiyorlar. Ama dediğim gibi sadece kendi firmalarını koordine ediyorlar. Yani burada ekonominin bütününün koordinesi sözkonusu değil. Bu yüzden, her birinin çalışanları diğerinin ürettiği malı veya hizmeti, lüks-zorunlu ayrımı yapmadan satın almaz ise bu çarkın dönmeyeceğini bilmeleri mümkün değil. Zaten böyle adamların taptığı ekonomik sistemde, neyin lüks ve gereksiz-neyin zorunlu ve gerekli olduğunu söylemek bile aforoz edilecek büyük günahlardandır. Ha bunu yapan, yapmaya çalışan insanlar da vardı bir zamanlar. Ekonomiyi merkezi bir plan dahilinde koordine etmeye çalışan ve sadece insanlar için gerekli ve zorunlu malları-hizmetleri dikkate alan “koordinatörlerdi” onlar. Bazı ülkelerde ciklete bile izin vermiyorlar diye bol bol eleştirildiler ve yeryüzünden silinip gittiler o tip koordinatörler.

        Şimdi küresel meydan, diğer koordinatörlerin dokuz takla atarak sattığı ürünü satın alan çalışanlarına sitem eden koordinatörlerle dolu. E birader haklısınız haklı olmasına da; senin çalışanın almazsa, benim çalışanım almazsa nasıl çıkar küresel krizler aydınlığa?

        Helin Avşar, Abdurrahman Dilipak ile röportaj yapmış. Ben de bu sayede Hülya Avşar’ın kız kardeşinin gazeteci olduğunu öğrendim. Ablası da galiba bir yerlerde köşe yazarlığı filan yapıyordu. Benim gibiler  daha gazeteci-yazarlığını keşfedemeden, düşünür mertebesine erişti “şaşkın türk-gururlu kürt” melezi  Hülya Hanım. Avşar Bacılar da, ileride tarihçilerimiz için en az Atlan Biraderler kadar incelenecek bir fenomen olacak kanımca.  

       Dilipak röportaj esnasında Helin’in dekolte olmamasını ve konuştukları oda kapısının açık olmasını şart koşmuş. Helin Avşar’ın “Müjde Ar’a neden (Pornocu) dediniz?” sorusuna Dilipak’ın verdiği cevap şöyle :

       “
Şimdi bir bayan sanatçı, Japonya’da profesörüyle duygusal ilişki içinde. Aradan uzun zaman geçiyor, profesörün Avrupa’daki oğlu geliyor. Profesörün oğlu, bayan sanatçının hoşuna gidiyor, onunla birlikte olmaya başlıyor. Kadın bunu anlatıyor, o sırada herkes kinayeli sorular soruyor, ‘’Babayı ne yaptın’’ falan diye... Bana göre çok rahatsız edici bir diyalog. Ben de bu olayı anlatıyorum, medyayı pornoculukla ve teşhircilikle suçluyorum.”

       Ben eskiden bu Dilipak gibi adamların dini konularda her şeyi okuyup bildiklerini sanırdım. Keşke Dilipak, Ahzab Suresini ve bu surenin tefsirine ilişkin Buhari, Müslim, Tırmizi gibi güvenilir hadisçileri şöyle anlayarak okumuş olsaydı. Olsaydı ve bu tür konulara “yoğurdu üfleyerek” yaklaşsaydı daha iyi olurdu...

       Bütün din adamları bir yana, Cüppeli Ahmet öte yana. Bunu fark eden medya, cüppeliyi daha uzun süre vitrinde tutacak gibi. Cüppeli de memnun bu alışverişten. Gazeteci kızımız, bütün gazeteci kızlarımıza özgü saflıkla   soruyor:
Cehenneme gidenleri ne bekliyor?”

       Cüppeli başlıyor anlatmaya: “Kuran diyor ki; Ateşin dumanları onları kaplamıştır, orada susuz kalacaklar, su diye feryat edecekler. Onlara öyle bir suyla yardım gönderilecek ki, eritilmiş tunç, bakır gibi, aynı zamanda kaynar olacak ve içince bağırsakları dökecek. Öte yandan etrafı kaplayan duman, surattaki eti, deriyi dökecek. Cehennem ne kötü dinlenme yeridir’ diyor bu ayetlerde. Cehennem’de iki kuyu olacak. Cehennem ehlinin tüm irinleri, cerahatleri bu kuyulara toplanacak. Ama kim tövbe ederse bundan kurtulacak...”

       E bu cehennem dehşetini okurların öğrenmesi için Cüppeli’yi yormaya ne hacet var? Bakın kaç bin yıl önceden Budistler bu dehşeti, çok güzel resimlerle ifade etmişler.  Her gün gazetenizin birinci sayfasından basın bu azap resimlerini de okurunuzun içi titresin. Yazılı metinlerin hidayete erdiremediklerini de böyle korkutarak boyun eğdirirsiniz.

        Başyazarınız da her gün sorar: “Ne zaman adam oluruz?”

        Cevap: sizin gibi gazetecilerin kalmadığı gün.


Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/10/2009 - BÖLMEYİ ÖĞRENMEK


       Büyük Tırtıl liseye başladı. Türk Dili Öğretmeni bu gün sınıfa sormuş: “2009 yılında hayatını kaybeden sanatçı ve edebiyatçılarımız ?” Sınıf korosu cevap vermiş :
      -Maykıl Ceksııınn. Tabi öğretmen saçını başını yolmuş...

       Bizimki Avrupa Yakası Dizisinden Gazanfer Özcan’ı hatırlıyor. Ben de Demirtaş Ceyhun ve Aykut Oray’ı ilave ettim. Nezihe Araz, İlhan Berk ve Yusuf Hayaloğlu’nu da Google hatırlattı.  Küçük Tırtıl da İstiklal Marşındaki söz-müzik uyumsuzluğunu keşfetmiş. Hani “–larda yüzen, –nim milletimin, -ra helal hakkıdır” bölümleri var ya? Ben liseyi bitirdiğimde fark etmiştim.

       Neyse şu açılım önderleri, Andımızdan sonra da İstiklal Marşına da  bi el atar sanırım. “Kahraman ırkıma...” diye başlayan dizeye bir parantez açıp “Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak...” eklemesi yapılabilir mesela. “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.” dizesi içinde en alta bir açıklama dip notu konulabilir. Not : “Buradaki medeniyet kelimesi asla ittifak arayışı içinde bulunduğumuz, küresel ve de liberal medeniyet değildir.” yazılabilir. 

       İstiklal Marşı ve Andımız sorunları çözüldükten sonra da eğitim içeriğine ilişkin bir şeyler yapabiliriz. Pek sayılarla aram iyi olmamasına rağmen son zamanlarda matematik dersine kafayı taktım. Özellikle bölme işlemi konusunda çok yetersiz bir eğitim anlayışımız var. Çocuklarımıza yıllardır bölme işlemini iyi öğretemiyoruz. Sanki benim çocukluğumda biraz daha iyiydik bölme konusunda, bizi yetiştiren kuşak daha da iyiymiş ama son yıllarda çok kötüyüz.

       Evet, bölme işlemini beceremiyoruz. Veriyorlar elimize iki rakam. Büyük olan “bölünen”, küçük olan da “bölen” ama “sonuç” hep yanlış çıkıyor. Devletin en güvenilir kurumları diyor ki; Milli Gelirimiz 700 milyar Dolar, Nüfusumuz 70 milyon. Yani şu 779.452 kilometrekarelik yurdumuzda yaşayan 70 milyon Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, ve isimlerini sayamadığım nice güzide  alt kimliğe sahip insanın bir yıl içerisindeki toplam geliri 700 milyar. E hadi yapın bir bölme işlemi ve 700 milyarı 70 milyona bölüştürün. Ama bir türlü bu bölme işlemini doğru şekilde yapamıyoruz.

        Uyuşturucudan yargılanan bir şarkıcıya hakim, “aylık gelirin ne kadar?” diye sormuş. Cevap : 20 bin. Peşinden gelen haberde ise aynı paraya böbreklerini satan Afyon Köylüleri vardı. Ne tuhaf bir ülkede yaşıyoruz. İkinci sınıf şarkıcıda, bu şarkıcının bir aylık kazancına organını satabilecek kadar yoksul köylü de aynı ülkede yaşıyor. İşte bunun sorumlusu da bölme işlemini bilmememiz. Şu 700 milyar dolar milli geliri, 70 milyon nüfusa bölmeyi bir başaramıyoruz.

      Var ya, eğer biz milli gelirimizi nüfusumuza bölme işlemini başarıp doğru bir “sonuç” bulsak; “bırakınız yapsınlar, bırakınız ölsünler.” diyenleri de, “rızkınız bu kadar, şükredin.” diyenleri de “kalan” küsurat seviyesine indiririz.



Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/9/2009 - DESTEK



      Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı Joe Biden, ünlü oyuncu Özcan Deniz’in Afganistan politikalarına tam destek verdiğini bildirdi. Biden, “Afganistan politikaları konusunda görüşlerini dile getiren Özcan Deniz’in, 16 Ekimde ABD’ne gelmeyi planladığını ve geldiğinde Afganistan konusunda net mesajlar vereceğini” söyledi.

      Almanya Maliye Bakanı Peer Steinbrück, ünlü futbolcu Sergen Yalçın’ın faiz indirimi politikalarına  tam destek verdiğini bildirdi. Steinbrück, “Faiz indirimi  konusunda görüşlerini dile getiren Sergen Yalçın’ın, 16 Ekimde Almanya’ya  gelmeyi planladığını ve geldiğinde faiz indirimi konusunda net mesajlar vereceğini” söyledi.

     İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband, ünlü şarkıcı Seda Sayan’ın Lizbon Anlaşması politikalarına tam destek verdiğini bildirdi. Miliband, “Lizbon Anlaşması  konusunda görüşlerini dile getiren Seda Sayan’ın, 16 Ekimde İngiltere’ye gelmeyi planladığını ve geldiğinde Lizbon Anlaşması konusunda net mesajlar vereceğini” söyledi.

     Fransa Ulaştırma Bakanı Jean Claude Gayssot, ünlü halterci Naim Süleymanoğlu’nun raylı sistem politikalarına tam destek verdiğini bildirdi. Gayssot,  “Raylı sistem konusunda görüşlerini dile getiren Naim Süleymanoğlu’nun, 16 Ekimde Fransa’ya gelmeyi planladığını ve geldiğinde raylı sistem konusunda net mesajlar vereceğini” söyledi.  

      İtalya Tarım Bakanı Luca Zayia, ünlü televizyoncu Acun Ilıcalı’nın organik tarım politikalarına tam destek verdiğini bildirdi. Zayia, “Organik tarım konusunda görüşlerini dile getiren Acun Ilıcalı’nın, 16 Ekimde İtalya’ya gelmeyi planladığını ve geldiğinde organik sistem konusunda net mesajlar vereceğini” söyledi.

      Rusya Savunma Bakanı Anatoli Serdyukov, ünlü türkücü İbrahim Tatlıses’in Nabucco Boru Hattı Projelerine tam destek verdiğini bildirdi. “Nabucco konusunda görüşlerini dile getiren İbrahim Tatlıses’in, 16 Ekimde Rusya’ya gelmeyi planladığını ve geldiğinde Nabucco Projesi konusunda net mesajlar vereceğini” söyledi.

http://www.milliyet.com.tr/Siyaset/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=1142303&Date=23.09.2009&b=Kevin%20Costnerdan%20acilima%20destek&KategoriID=12

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/9/2009 - ÖNCELİKLİ HABERLER



      Yıllar önce bir yerde okumuştum. Ekonomik ve sosyal konularda çok fazla derdi olmayan İskandinav Ülkelerinde gazetecilik yapmanın zorluğunu anlatıyordu.

      Sosyal Devletin henüz ölmediği ve Sosyal Demokrasinin pek çok Avrupa Ülkesinde “refah toplumu” kavramıyla eşdeğer olduğu yıllar. Başta işsizlik olmak üzere pek çok ekonomik sorun halledilmiş ve geri kalmış ülkelerdeki insanların, bir yolunu bulup kapağı atmaya çalıştıkları 60’lı-70’li yılların Kuzey Avrupası.

     İşte bu kuzey ülkelerinden Finlandiya’da gazete ve televizyonlar haber konusunda çok zorlanırmış. Dış dünyadan gelişmeleri çok güzel verirlermiş ama ülke içinden bir haber bulup çıkarmada adeta kabız olurlarmış. Eee bir toplumda her şey tıkırında ve yolunda gidince zor tabi gazetecilik yapmak. Bu yüzden Finlandiya’da bir öğretmenin öğrencisine bağırıp-çağırması, bir babanın çocuğuna tokat atması bile manşetlere taşınan haber olurmuş. 

      Geçtiğimiz iki gün ana haber bültenlerini izleyemez oldum. Televizyon kanallarının hemen hepsi 19-20 saatleri arasını Cem Garipoğlu’nun yakalanışına ayırmışlar. Elimde uzaktan kumanda, ben kaçıyorum illet haber beni kovalıyor. Nihayet Avrupa Basketbol Şampiyonasını izlemeye karar verdim, orada bile canlı yayını bölüp aynı haberi gözüme soktular. Yani anlamak mümkün değil bu habercilik anlayışını. Zaten son altı aydır bu cinayetin yeralmadığı bir haber bülteni göremez olduk.

      Hani Ergenekon Davası haberlerinin bile lastik gibi uzatılmasının, ülke gündemindeki pek çok önemli sorunu örttüğünü biliyoruz. Bu ülkede aş-iş ve pastanın adaletli paylaşımı gibi devasa sorunların her geçen gün kronikleştiğini de biliyoruz. Altyapı, şehirleşme, güvenlik, feodal değerler, kültürel yozlaşma, etnik ve inanç temelinde bölünmeler gibi yığınla habis sorunlarımız da var. Ama bir adli cinayet olayı gelip ülke gündemini aylarca meşgul edebiliyor. Demek ki insanımız için bu tür haberler, benim sıraladığım haber konularından daha önemli. Çünkü muhterem basınımız rayting olayını iyi bilir ve bu rayting uğruna Makyavelli’ye bile rahmet okutur. Bu yüzden, sözünü ettiğim haber önceliğinden benim gibi rahatsız olanların kelaynaklar kadar ağırlığı yok bu toplumda.

       Pek çok konuda görüşlerine değer verdiğim, basın-yayın işlerini iyi bilen bir arkadaşım bile bu haberler sayesinde zanlının yakalandığını söyledi. Bu arkadaşıma göre zanlı yakalandı ve şimdi de cinayetin arka planı için uğraşılıyormuş.

       Ne diyelim?

       Bu ülkedeki ilk 500 sermaye grubundan birer velet, her sene birer suç işlesin. Sonra da o grupla sorunu olanların tazyikiyle basın, bu suçu her allahın günü manşete taşısın. Biz de oturup televizyon karşısına izleyelim bu adli-magazinel ve de öncelikli haberleri.

      Aş-iş gibi önceliksiz konuları da, 400 sene sonra hakiki türbesini öğrendiğimiz Oruç Baba halleder.


Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/9/2009 - GAZETE ORG


       Liseye yeni başlamıştım ve okulun karşısında bir gazete bayisi vardı. Prefabrik büfenin dışında gazetelerin sergilendiği bir merdivende gazeteler üst üste sıralanırdı. Hürriyet, Milliyet ve Günaydın en çok satan gazetelerdi. Tercüman ve Cumhuriyet ise daha az satılırdı. Magazin içerikli olarak da Saklambaç ve Haftasonu bulunurdu. Nazlı Ilıcak, Yavuz Donat ve Rauf Tamer Tercüman’da; İlhan Selçuk ile Uğur Mumcu ise Cumhuriyet’de yazardı.

       Bizim eve Hürriyet girerdi. Ara sıra da birinci sayfadaki önemli bir haber manşeti yüzünden Günaydın. Milliyet Gazetesi, Cumhuriyet ile Hürriyet arasında bir çizgide gibi gelirdi bana. Günaydın ise Hürriyet ile Saklambaç arası bir konumda. Her hafta düzenli olarak Gırgır Dergisi alırdım. Evde, kahvede veya bir tanıdığın mekanında gördüğüm her gazeteyi elime alıp okurdum.  

      Üniversite yıllarımda Cumhuriyet Gazetesi, Nokta Dergisi, Yeni Gündem Dergisi, Limon Dergisi ve tamamlanması birkaç yıl süren ansiklopedilerin haftalık fasiküllerini alıp okurdum. Bu süreli yayınlara kitapları da ekleyince, sefalet bütçemin önemli bir kısmı basın-yayın giderleri olarak harcanıyordu. Belki bu yüzden çeyrek yüzyıldır oturduğum şehirde pek çok sosyal mekanın yerini bilmem. Reklamlarında, “Huzurluyum, çünkü Türkiye Gazetesi okuyorum” sloganını kullanan Türkiye Gazetesi, Sabah Gazetesi ve o yıllardaki YÖK Başkanı İhsan Doğramacı’nın “tersinden okununca –namaz- dediği” Zaman Gazetesinin çıkışlarını çok iyi hatırlıyorum.

        İşte o yıllarda; içerik olarak renksiz ama görsel olarak bol renkli olan “orta göbek” gazeteleri hiç okumazdım. Hürriyet, Milliyet ve Sabah üçlüsünde insanların ne bulduğunu anlamazdım. Emin Çölaşan’ı meşhur “24 Ocak” kitabıyla tanımış ve ülkemiz bürokrasisi ile siyasetçisinin perde arkası yaşamlarını anlatan satırlarını sevmiştim. Ama köşe yazarlığındaki performansını hiçbir zaman beğenemedim.

       Doksanlı yıllarda ise Cumhuriyet Gazetesi büyük bir iç kavganın etkisiyle ortadan çatırdamaya başlamıştı. Sırf iki yazarı okumak için her gün gazete almanın pek anlamı kalmamıştı benim için. Bu yıllarda Limon da karışmış ve kalan sağlar Leman’ı çıkartmaya başlamıştı.

      İkibinli yıllar, internet çağıydı ve bütün gazeteler bir tıklamayla karşımdaydı artık. Nüfusumuza göre oldukça az satılıyor/okunuyor diye hayıflandığımız Türk Basını elimizin altındaydı.
 
      www.gazete.org, internetle tanıştığım günden bugüne açılış sayfam. En sağ sütunda sıralanan gazetelerden 15-16 sı mutlaka tıklanır. Bir kaçının açılış sayfasıyla yetinilir ama diğerleri elden geldiğince okunur.

       Ciddiyetle, sabırla, umutla, okunur.

      Her gün “acaba değişik bir bakış açısı öğrenilir mi?” “acaba güce tapınmanın bir sınırı olur mu?” “acaba yalakalığın izin gününe rastlanılır mı?” “acaba embesillik değil, ironik mizah olabilir mi?” “acaba alınan paranın hakkını verecek bir özgün yazı çıkar mı?” “acaba şu güzel yüze paralel bir zeka ürünü var mıdır?” diye okunur. 
    
      Sözünü ettiğim 15-16 gazetede günlük yazıları yayınlanan  1.000 küsur köşe yazarı var. Bunlardan 500’ünün,  ortalama bir blog yazarı kadar okunduğunu sanmıyorum. Birkaç yüzünün de muhtelif kademe ve yerlerdeki erk sahipleri ile bunların şürekasınca özgüven masturbasyonu olarak okunduğundan eminim. Yani, benim anladığım kadarıyla; yetmiş milyonluk ülkemizde basınımız, gazetelerimiz, köşe yazarlarımızın yeterince okunmayışının en büyük nedeni bu nicelik/nitelik tutarsızlığı. Üstelik böyle bir medyada bu yazarların dudak uçuklatan paralar karşılığı yazı yazdıklarını duyuyoruz. Yani ortada yazı kalitesi ve kazanılan para arasında tuhaf bir paradoks var. 20, 30, 40 milyar maaşlardan; 500 milyar transfer ücretlerinden söz ediliyor.

       Ama bu okunmaz medyada bir yazarın, yazı yazmaması karşılığında 3-4 katrilyon paradan bahsediliyor son günlerde. Bir yazarın, bir gazetede yazmaması karşılığında, o gazetenin patronu 3-4 katrilyon para cezasından kurtulacakmış.

       Biliyor musunuz, bu ülkeye gerçek demokrasi ne zaman gelecek?

       Ben biliyorum. Hem de yıl, ay ve gün olarak.

      En büyük tiraja sahip beş medya grubunun patronuna, aynı anda 3-4 katrilyon vergi cezası kesildiği gün bu ülkeye demokrasi gelecek.

 


Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/9/2009 - NELER YAPMADIK ŞU VATAN İÇİN...



Neler yapmadık şu vatan için.
Kimimiz öldük,
Kimimiz nutuk söyledik.
Orhan VELİ

       Önce hayatını kaybeden askerlerin bayrağa sarılı tabutları; sonra acılı yakınlarının iç parçalayıcı feryatları...

       Spiker, çocuğunu kaybeden ailelerden birisinin beş ay arayla çifte acı yaşadığını söylüyor. Şehit olan askerlerden birisinin abisi de beş ay önce intihar etmiş. Uzun süre iş bulamadığı için bunalıma giren genç, beş ay önce canına kıymış. Evet iki kardeş, hayatlarının baharında 5 ay arayla  ölüyor. Birisi intihar ediyor, diğeri askerde şehit oluyor. Birisi adına vatan denilen toprak parçası için canını veriyor. Diğeri, uğruna ölünen vatanında bir iş bulamadığı için canından bezip intihar ediyor.

        Hadi bakalım hitabet sanatının pir-i ekberleri, gidip teselli edin o aileyi. Davudi ses tonunuzu, ağlak tınılarla birkaç perde yumuşatın ve konuşun.

      Sözlerinize, “şehit” tanımı yaparak başlayabilirsiniz.
Şehit’in cennetlik olduğuna şâhitlik edilen kişi anlamına geldiğini söyleyebilirsiniz.  Allah yolunda öldürülen müminlerin ruhunu Allah-u Teâlâ’ya yükseltmek için birçok meleğin hazır beklediğini filan anlatabilirsiniz. Hatta, dökülen ilk kanı esnasında şehite verilen altı haslet mevzusuna girebilirsiniz. En iyisi şehidin anne-babasına, en güvenilir hadisçi Buhari’den derleme ve içinde şehitlerle ilgili güzel hadis-i şeriflerin bulunduğu bir kitapçık verin.

       Açıp okusunlar ve bu “sahih hadislere” göre küçük oğullarının: “1-Günahları bağışlanacak 2- Cennetteki makamını görecek. 3-Cennet hurisiyle evlendirilecek 4- Kıyametin büyük korkusuna karşı kendisine teminat verilecek.5-Kabir azabından emin kılınacak. 6-İman elbisesi ile ziynetlenecek.” diye teselli bulsunlar. Ama vereceğiniz hadis kitabını önceden şöyle bir kontrol edip de verin. İçinde intihar edenlerle ilgili “
Bir şeyle canına kıyana, cehennemde onunla azap edilir. İple boğazını sıkarak intihar eden, boğazı sıkılarak azap görür. Herhangi bir bıçakla intihar eden, cehennemde bıçaklanarak azap görür...” gibi yine Buhari kaynaklı hadisler olmasın...

      Ben yukarıdaki satırları düşünürken, spiker İstanbul’daki sel haberine geçiyor. Geçiş taksimi sırasında da ağzından; “bunlara da sel şehidi demeli” gibi hüzünlü bir yarım cümle çıkıyor.

      İnsanımız, mübarek günlerde ölmenin bir ayrıcalık olduğuna inanır. Ramazan’da ölen, hele de oruç tutan birisiyse; geride kalan  yakınlarına sırf bu ölüm zamanlamasıyla bile teselli olur. Şu camı penceresi olmayan panelvan minibüste fare gibi boğulup ölen kadın işçiler mesela. O kadın işçilerin yakınları, bu sel olayı üzerine ne düşünüyorlardır? Yerleşim ve kentleşme için bir toprak parçasının üzerine binalar yapıp, ara boşluklara asfalt dökmenin yeterli olmadığını düşünürler mi? Bizans döneminde bile o günkü teknolojik imkanlar ve az nüfusa rağmen önemsenen, yerleşme ön koşulu yatırımlarının şimdilerde neden hiç önemsenmediğini düşünürler mi? Her yıl milyarlarca doların harcandığı, asfalt-kaldırım-köprülü kavşak harcamalarının beyhudeliğini görürler mi? Üçüncü köprüden birkaç sene sonra da, muhtemelen ikiye katlanacak nüfusla bu şehirde hangi felaketlere “doğal” denilemeyeceğine kafa yoracaklar mı? Her kademede yönetenlerin, “şunu bunu başardık, şöyle böyle hizmetler getirdik, hatta 80 yılda yapılamayanları biz yaptık” övünmelerini sorgulayacaklar mı?

       Bilmiyorum. 
 
      Belki de, bu tür felaketlerde ölenlerin de “şehit” sayılacağına ilişkin “sahih” bir hadis  vardır.   

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/9/2009 - SUKİN SİN


       Herhangi bir olaydan/gelişmeden şüphelenen ama konuyu tamamen açıklayacak bilgiye de sahip olmayan insanlar; “bu işte bir bit yeniği var amma!?” derlerdi. Bu deyimin sözlüklerdeki açıklaması ise : “İyi, sağlam görünmesine karşılık; bir işte hileli, uygunsuz tarafın olması.” şeklinde.  İşte  son çeyrek yüzyıldır, özellikle ikibinli yıllarda pek çok gelişmeye hep bu hayret cümlesiyle bakar oldum. Bu işlerde bir bit yeniği var ama...

      Seksenli yılların ortalarına doğru bu ülkede yeni yeni söylenmeye başlanılan cilalı laflardan birisi de “adem-i merkeziyetçilik” lafıydı. Adem : “yokluk, hiçlik, olmamak...” anlamında. Merkezle anlatılmak istenilen de merkezi idare, devlet. Henüz bitten, yavşaktan bihaber olduğum yıllarda; bu adem-i merkeziyet ile bürokrasinin ortadan kalkacağını ve Ankara’nın hantallığından hizmet götürülemeyen Hakkari’ye jet hızıyla hizmet gideceğini sanırdım. Çeyrek yüzyıldır bu adem-i merkeziyet gibi yüzlerce cilalı slogan üretildi ama bürokratik hantallıkta ve hizmet götürmede en ufak bir gelişme olmadı.

      Tuhaftır, başta sendikalar olmak üzere pek çok mesleki örgütün işlevsizleştiği bu süreçte nedense bazı ademoğulları, pıtırak gibi “Sivil Toplum Örgütleri” kurmaya başladılar. Evet bu sürecin cilalı sloganlarından birisi de “think tank” faaliyeti yürütecek sivil toplum örgütleriydi. En yaşamsal ve olması gereken sivil toplum örgütleri küçülüp yok olurken ortaya yeni sivil toplum örgütleri çıkıyordu. Tüses, Tesav, Tesev, Ansav, Tosav, Tosam, Ka-Der,Arı Hareketi, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Liberal düşünce Topluluğu, Açık Toplum Enstitüsü, Türk Demokrasi Vakfı, Stratejik Araştırmalar Vakfı...

        Bilmem dikkatinizi çekti mi, özellikle son yıllarda ne çok “stratejik” araştırmalar vakfımız oldu? Sanırsınız ki Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar ve hatta bütün dünyaya yetecek kadar strateji uzmanı bizim ülkeden çıkıyor. Hatta bunlardan birisi, Davos Ekonomik Forumun bağlantılı Young Global Leaders tarafından “2006 Yılı Genç Küresel Lideri” seçilmiş.

       Peki bu kadar adam, babalarının hayrına, sebil niyetini mi think-tank faaliyeti yapıyorlar? Bu adem-i merkezci ademlerin, bu ceberut merkeziyetçi ve modası geçmiş ulus devletçi Türkiye Cumhuriyetinde ifa ettikleri  çok demokratik ve çok sivil faaliyetlerinin iaşesini “kimler” karşılıyor? Ve daha da önemlisi “neden” karşılıyor?

      Zurna, işte burada “zırt” diyor. Ama 2009 senesi itibariyle gezegenimizde yaşayan 6 milyar insan bu iki sorunun cevabını şıp diye biliyor.

      E tabi ki başta ABD olmak üzere “emperyal vizyona” sahip hayırsever batılı ülkeler karşılıyor. Ve tabi ki hiçbir karşılık beklemeksizin. Adamlar sırf bu hayırlı iaşe işleri için fonlar oluşturmuş. For example: Sam Amcanın Demokrasi İçin Ulusal Fon(NED)’undan beslenen, Cumhuriyetçi Partinin IRI’sı ile Demokrat Partinin NDI’sı. Zum beispiel: Konrad Adenaur Vakfı.

      Ülkemizdeki  think-tankçı sivil faaliyetler, ergenlik sivilcesi gibi çoğalınca bu hayırseverler de epey zorlanmışlar. Bu iaşe temini için oldukça onur kırıcı diyaloglar, yazışmalar bile yaşanmış. Hem de çok küçük rakamlar için. Düşünün 1983 yılından beri milletvekilliği, bakanlık yapan bir think-tankçı, kendisi gibi bir sürü tuzu kuru demokrasi aşığıyla birlikte STÖ’nü kurmuş ama 5-6 bin lira için el açıyor. Elin oğlu da buna: geçen ay verdiğimiz paranın çoğunu işletme gideri (yiyip içmişsiniz) olarak fatura etmişsiniz, biraz eğitim, think-tank faaliyetinde bulunun diyor. Bizimkilerin yaşadığı ve yazışmalara geçen fırça-aşağılama olayı basit bir think-drink  ayarı ama elin oğlu bazılarına yedirdiği hurmaları, vakti geldiğinde epey tırmalatmış. İşte o tırmalayan hurmaların kısa öyküsü:

       Boris Yeltsin’i bilirsiniz. Hani şu tankın üzerine çıkıp nara atarak, Rusya’ya demokrasi getiren kahraman. Çok votka içmeyip, biraz entelektüel havaya bürünseydi; ülkesini ikiye bölen Vaclav Havel gibi batılı ülkelerden ”demokrasi ödülü” bile alırdı. İşte bu Yeltsin, Rusya’ya demokrasiyi getirdiği o günlerde sıcağı sıcağına Amerikanın meşhur NED(Demokrasi İçin Ulusal Fon)’ine teşekkür faksı çekmiş: “Bu zafere yaptığınız katkıyı bilmekte ve takdir etmekteyiz.” Aradan 8 yıl geçmiş ve 1999 yılında İstanbul’da yapılan AGİT toplantısında ABD Başkanı Clinton, kendi emperyal projelerine homurdanan Yeltsin’e dönüp: “Başkan Yeltsin, siz Moskova’da tankın üzerindeyken hapse girseydiniz sizin özgürlüğünüz için de ayağa kalkardık.” diyor. Boris Yeltsin karşı bir şey söylese, Amerikan Başkanının o faksı gözüne sokacağını bildiği için öfkeyle kalkıp toplantıyı terk ediyor. Bu arada ağzından Rusça iki kelime çıkıyor Yeltsin’in:

     -Sukin sin !  

(*)Rusça da …çocuğu. Eğer bu sukin sinlerin, “project democracy” marifetlerini ayrıntılı olarak okuyup öğrenmek isterseniz; Sivil Örümceğin Ağında/Mustafa Yıldırım Ulus Dağı yayınları.


Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/9/2009 - ME TOO BUT LESSER GOD

“Allah rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı.” NAHL SURESİ/71. AYET “Allah rızkı dilediğine bol verir, dilediğine de kısar.” RAD SURESİ/26. AYET “Şüphesiz Rabbin, dilediğine rızkı bol bol verir ve dilediğine kısar.” İSRA/30. AYET “Allah’ın, rızkı dilediğine bol verdiğini ve dilediğine kıstığını görmediler mi? RUM SURESİ/37. AYET” “Ey Muhammed, de ki: Şüphesiz, Rabbim rızkı dilediğine bol verir ve dilediğine kısar.” SEBE SURESİ/36. AYET “De ki: Şüphesiz, Rabbim rızkı kullarından dilediğine bol bol verir ve dilediğine kısar.” SEBE SURESİ/39. AYET “Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı bol verir ve dilediğine kısar.” ŞURA SURESİ/12. AYET Hemen hepsi aynı hükmü bildiren yedi cümle. Yedi ayrı ayet, yedi aynı cümle. Acaba gelir dağılımının adaletli olması için gösterilen çabalar hepten nafile işler mi? Dubai’deki yedi yıldızlı otellerde yiyip-içenler ile Sudan’da açlıktan ölenlere aldırmamalı mı? Thomas Hobbes, John Locke, Adam Smith...Laisez faire, laissez passer? Hı? O yüzden mi; “İn God We Trust” yazar, küresel likit mübarek parada? Nihat Hatipoğlu gibi ilahiyatçı yazarlar, köşelerinde bu ayetleri irdelese nasıl olur? Her birisi için “Aslında orada anlatılmak istenilen...” diye başlayan ve yüreğimize su serpen neo-tefsirler okusak? Okusak da müstefit olup aydınlansak ve böyle karanlık düşüncelere dalmasak? Günde 5-6 saat kitap okuyan, yine günde en az 1.000 (Ramazan da 5.000) e-postaya cevap yazan Nihat Hoca’ya dünyanın parasını ödüyormuş Hürriyet Gazetesi. Yani, Nihat Hoca da rızkını bol bol alanlardan. Ama hakkını teslim etmek lazım, adam köşesinin hakkını veriyor. Ramazan girdi gireli her gün okurum yazdıklarını. Okurken, imtihan için gönderildiğimiz geçici dünyanın can sıkıcı gerçeklerinden uzaklaşırım. Beş ay sonra alacağım % 2 maaş zammını da, bu gün öğrendiğim % 10 luk elektrik zammını da unuturum. Okuduklarımı düşünüp, halime şükrederim. İşte Rabbimin bol rızık verdiği Nihat Hatipoğlu’ndan, cümlemizin müstefit olacağı eşsiz bir yazı:   Hz. Ömer (ra) hilafeti döneminde ilk Müslümanlardan olan Habbab b.Eret’e (ra) bir gün sorar: -Allah yolunda çektiğin işkenceleri bize biraz anlatır mısın, ey Habbab? Bunun üzerine Hz. Habbab (ra): -Ey Müminlerin Emiri, sırtıma bak, dedi. Onun sırtına bakan Hz. Ömer (ra): -Ömrümde böylesine harap edilmiş bir insan sırtı hiç görmemiştim, diyerek hayretini ifade eder. Bir yandan sırtını gösteren Habbab (ra) bir yandan da şöyle der:-Mekke’li müşrikler ateş yakarlar ve beni elbisesiz olarak üzerine yatırırlardı. Ateş ancak sırtımdan eriyen yağlarla sönerdi. Müşrikler ateşte kızdırdıkları taşları Hz. Habbab’ın sırtına yapıştırırlar ve işkencenin şiddetinden etleri dökülürdü. Tüm akıl almaz bu işkencelere katlanır yine de müşriklerin istediği sözleri söylemezdi. Onlar bütün bunlara rağmen dinlerinden bir gün bile dönmediler. Bir an bile tereddüt göstermediler. 
      

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/8/2009 - CAHİL CESARETİ TEORİSİ



      Sosyal Psikologlar Justin Kruger ve David Dunning’in, kendilerine 2000 yılında Nobel Ödülü kazandıran çalışmaları, oldukça ilgimi çekti. Literatüre “Dunning-Kruger Etkisi” olarak geçen teorileri ise özetle şöyle:

    “C
ehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır. Metin çözme, araç, gereç kullanma, oyun oynama gibi çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:
-Niteliksiz insanlar, ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark etmezler.
-Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedirler.
-Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamakta da acizdirler...

      Asıl vahim olan ise bu yetersizlik ve haddini bilmeme halinin, mesleki açıdan karşı koyulmaz bir itici güç oluşturmasıdır. Kariyer açısından eksi olanın, artıya dönüşebilmesidir. İşinde çok iyi olduğuna inanan bir “yetersiz”; kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayacaktır. Aksine bunu bir “hak” olarak görüp; bir “uyanıklık” olarak bilecektir.

      Bu arada gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında “fazla alçak gönüllü” davranarak; kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler ve muhtemelen üstleri tarafından “ihtiras eksikliği” ile suçlanacaklardır.

       Sonuçta, “kifayetsiz muhterisler-cahil cesaretliler” hızlı yükselecekler ve yukarılara çıkabilecekleridir...”

       Evet sonuçta bu bir teori. “Cahil Cesareti Teorisi.” Pek çok teori gibi bu teoriyi de doğru kabul edip destekleyenler çıkabileceği gibi; külliyen yanlış bulup kendilerince “çürütenler” de çıkacaktır. 

      Cahil Cesareti Teorisinden bu gün haberim oldu. Yukarıdaki metni okurken hayatımın son 25 yılı da hızlı sarılmış film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Her derste kalkıp olur olmaz konuda bir şeyler soran ama sınıfta kalan o kız (daha sonra başka okulda profesör oldu), Öğrenci Derneği toplantılarında hep keskin sözlerle öne çıkan o çocuk (daha sonra borsacı oldu), iki yıllık AÖF diploması ile bir bakanlıkta kimyasal atıklar daire başkanı olan polis memuru (daha sonra milletvekili oldu)...

      Küçük esnaf ölçütündeki işlerini bir çırpıda holding seviyesine ulaştıran işadamları, rutin-sıradan bir pozisyondan hızla yönetici konumuna gelen memurlar, okuduğu bir cümleyi anlamakta ve de meramını anlatacak bir cümle kurmakta entelektüel yetersizliğine rağmen biat ettiği liderinin (pardon milli iradenin) seçtiği politikacılar. Medya vitrininin dış politika uzmanları, ekonomi uzmanları, din uzmanları, finans uzmanları...
 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->


Hakkımda

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler




Paco De Lucia_Vicente Amigo Noa - Paco De Lucia Gazeteler
İngilizce sözlük
wikipedia

Birdeliningünlüğü
yemekhikayeleri


Google

Site Meter