“Alfred Hitchcock, İsviçre’de araba sürerken birden pencerenin dışında bir yeri işaret etmiş ve ‘Hayatımda gördüğüm en dehşetli sahne bu.’ demiş. İşaret ettiği yerde bir papaz, küçük bir çocuk ile eli çocuğun omzunun üzerinde bir şekilde sohbet ediyormuş. Hitchcock, arabanın penceresinden başını çıkarmış ve şöyle bağırmış: ‘Kaç küçük çocuk! Hayatını kurtarmak için kaç!’..."
Korku Filmi deyince, bir ikinci isim söyleyemem. Zira, yıllar öncesi korku tanımını yapmış büyük usta. Sinema diliyle korkutmada; “karanlık ve sessizlik pek çok şeyi halleder.” demiş. Demiş ve ince zekasıyla süslediği onlarca filmini, siyah beyaz televizyondan bizim kuşağa zevkle izletmiş. Bu yüzden hiç ilgimi çekmedi, mezbaha çağrışımı yapan ucuz korku filmleri...
Albert Einstein hakkında medyatik bilgiler hariç pek özel bilgilenmem olamadı ama Beatles’in efsane dörtlüsünü lise yıllarımdan bu yana ezbere bilirim. Paul McCartney, George Harrison, Ringo Star ve John Lennon.”İ Want to Hold Your Hand.” Ve John Lennon, John Lennon...
Bertrand Russel ismini ilk kez 1970’li yıllarda Tercüman Gazetesinin “alaycı” manşetinden duymuştum. Vietnam’da sivilleri katleden ABD’yi yargılayan Savaş suçluları Mahkemesine başkanlık etmişti. Yaptığı bu görevden dolayı da Nazlı Ilıcak’ın Tercüman Gazetesi, “Bak sen ihtiyar komünistin yaptığına” diyeti’ye almıştı kendisini.
Adaşım Benjamin Franklin’i de yine erken yaşlarda, bazı kitaplardaki alıntı fikirlerinden tanıdım. Tanıdım ve keskin anti-amerikan duygularımda kendisine “sevgi parantezleri” açtım. Tıpkı, birlikte çalıştığı Thomas Jefferson gibi. Victor Hugo ismi de, o yılların TRT Televizyonunun bir güzel çöpçatanlığıydı, bizim kuşağa. Sefiller gibi bir klasiği yeni kuşakların duyup öğrenmesi imkansız artık; birbirinden sefil onlarca özel televizyon kanalından.
Ve içimdeki iki İrlandalı :Bernard Shaw ile Oscar Wilde.
Mustafa Denizli’nin bir milli maç sonrası, “İçimizdeki İrlandalılar” mızıkçılığı gibi bahane uydurmak yerine; oturup on adet Bernard Shaw cümlesi okusa necip milletim, çok şey değişir bu ülkede.Hemen hemen aynı yıllarda dünyaya gelmelerine rağmen; Bernard Shaw’dan 50 yıl önce hayata gözlerini yuman talihsiz Oscar Wilde. Ama bu kısa ve trajik ömre birbirinden güzel eserler sığdıran deha. Amerikalı gümrük memuruna, “Deham dışında beyan edilecek hiçbir şeyim yok.” diyen estetizm aşığı...
The Economist, ““herkesin okuması gereken bir eser...” diye referans vermiş kapakta. Bir yılı aşkın zamandır da tam tersini savunup, yasaklanmasını istiyor bazı çevreler. Ne the economist’in övgüsü, ne de bizim ilm-i ledün sultanlarının yergisi. Bu haftasonu okudum, Richard Dawkins’in “The God Delusion” isimli kitabını ve üstteki aşina isimleri bir kez daha sevgiyle yad ettim.
Dil, Tarih ve Coğrafya. İnsanı ve toplumu anlamak için başvurulabilecek üç temel bilim dalı. Bu üç önemli kavramı kendisine isim olarak almış bir fakülte. Ve her biri, insanda okuma-öğrenme aşkı uyandıran bölümler. Antropoloji, Arkeoloji, Felsefe, Sanat Tarihi, Sosyoloji, Psikoloji, Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri... Sanki bütün sosyal bilim dallarının yan yana sergilendiği bir açık büfe. Gir bir uçtan içeri ve hepsinden doldur belleğine, doldurabildiğin kadar. Oku, incele, araştır, karşılaştır, düşün, sorgula, kıyasla, konuş, dinle, tartış, öğren. Evet, öğrenmek. Yemek, içmek, sevişmek kadar güzel bir insani ihtiyaç, öğrenmek. İşte bu güzel fakültenin öğrencilerinden birkaç yüzü bağırıyorlardı hep bir ağızdan: “Ya Allah, Bismillah, Allahuekber...” Eskiden beri hiç sevmedim, her hangi bir amigonun yönlendirmesiyle üç dört kelimeyi bağıra çağıra söylemeyi. Bu yüzden, hiçbir fanatik slogan korosunda yerim olmadı. Bağırarak konuşmak, sesini yükseltmek, şiddet içeren sözlü mesajlar vermek, küfür etmek, hakaret etmek, sözle taciz etmek, tahrik etmek, alay etmek... Eğitim ve öğretimin bu tür yanlışlarımızı, ilkelliklerimizi gidermedeetkisi gittikçe azalıyor mu? İlköğretim, Ortaöğretim, Üniversite, Lisansüstü, Doktora... Felsefe, Sosyoloji, Psikoloji, Mühendislik, Tıp, Gazetecilik, Edebiyat, Mimarlık, Hukuk, İlahiyat... Devlet Adamı, Politikacı, Akademisyen, Köşe Yazarı, Entellektüel, Sanatçı... Eğitim ve öğretimin, mesleki birikimin sağladığı ünvanlar-makamlar gittikçe anlamsızlaşıyor mu? Gazete manşetlerinde, köşe yazılarında, televizyon ekranlarında fanatikçe atılan sloganların farkında mısınız? Yaşı kırkı, elliyi, altmışı geçmiş ve her biri toplumda isim yapmış onlarca insanın futbol holiganlarına dönüştüğünü görüyor musunuz? Nasıl bir yargısız infaz, acımasız linç, kin, nefret, intikam çabası; farklı düşüneni rezil etme, yok etme, silme, ezme gayreti var. Sadece son bir ayda atılan gazete manşetleri, yazı başlıkları bile ürkütücü boyutta. Tartışma ve atışmaların seviyesi, her an futbol maçlarındaki “oymalı-koymalı” sloganlara inebilecek kadar düştü. Taraf olmanın fanatikliği her geçen gün daha da artıyor. Düşünülecek, araştırılacak, sorgulanacak pek bir şeyimiz kalmadı artık. Kendimizce haklı düşüncelerimiz, dogmatikliğin zirvesinde inanç manzumeleri oldu. Doğrularımız, asla tartışılmaz. Farklılıklarımız çok keskin. Ortak paydalarımız ise bitmek üzere. Dil, Tarih ve Coğrafya. Birbirimizi anlamak vebirlikte yaşamakistiyorsak...
Dip Not : Motto, slogan kelimesinin batı dillerinde en çok kullanılan eş anlamlısı. İtalyanca kökenli.
Cumhuriyetimizin 86. yılını kutluyoruz. Hepimizin Cumhuriyet Bayramı mübarek olsun. Cenab-ı Allah, nice demokratik, laik ve bağımsız cumhuriyet kutlamaları görmemizi nasip eylesin.Mevlam, vatanıyla-milletiyle bölünmez bütünlüğümüzü ve iç barışımızı daim eylesin. Rabbim, işsizlerimize iş, aşsızlarımıza aş; farklılıklara rağmen kardaş,ayrılıkçılara rağmen birinci sınıf yurttaş olmayı cümlemize vasıl eylesin.
Efendim, hani nasıl 10.yılında çelik ağlarla örmüştük yurdumuzu; 86. yılında da üniversitelerle süsledik baştan başa. Artık üniversitemiz olmayan ilimiz yok neredeyse. Gerçi bu üniversal açılıma paralel akademik kadronun nicelik ve nitelik olarak yetersizliği, fakülte ve bölüm kontenjanlarının keyfiliği, bitiren gençlerin kesin ve garantili işsizliği gibi sorunlarımız da artıyor.
İşte bu mantar gibi çoğalan üniversitelerimizde bir anket yapılmış, 22-25 Ekim 2009 tarihlerinde. Akademik kadroda bulunan güzide insanlarımıza, son çeyrek yüzyılımızın en önemli sorunu olan “türban” meselesi de dahiltam 19 soru yöneltilmiş. Yukarıdaki tablo, sondan bir önceki soruya verilen cevapların oransal sonucunu gösteriyor. Prof, Doç, Yrd. Doç ve Dr. Ünvanı taşıyan akademisyenlerimizin % 67,8’i her an “Bye bye Turkey” demeye hazır ve nazırlar, efendim.
E bu tercihin sosyo-ekonomik gerekçelerine vakıf insanlar olarak, şaşırmayabilirsiniz. Peki aynı akademik zevatın, “Türkiye iyi yönetiliyor mu?” sorusuna % 60’a yakın oranda EVET, “Ülkemizde irtica, bölünme ve darbe tehlikesi var mı?”sorularına da yine aynı oranda HAYIR demesini nasıl karşılarsınız?
Yaa Hocam, bir ülkenin iyi yönetilmesi demek; başta ekonomi olmak üzere her şeyin yolunda gitmesi demektir. Cumhuriyet tarihimizin üç önemli tehlikesini, bir tehlike olarak görmemek de; bu güzel ülkenin her bakımdan yaşanılacak bir ülke olduğuna inanmak demektir. O zaman bu % 67,8 ne demek oluyor? Yarın Cumhuriyetimizde, malum 3 veya sürpriz 333 tehlikeden birisi hasıl olursa ne olacak? O zaman % 100 ünüz mü bye bye diyeceksiniz? Zaten öyle bir durumda one million dolars’ı olanlar bir gün önceden vınlayacak, siz de giderseniz hali nice olur bu Cumhur’un?
Hani, “kim bu cennet vatan uğruna olmaz ki feda?”ydı? Hani, “yiğitlik, sen cehennem olsan da bile. Fedayı kabul etmektir, cennet yapabilmek için yoksul ve namuslu halka.”ydı?
İsimlerinin önünde “prof. dr.” yazan iki köşe yazarı, “Açılım Sürecini” tartışıyor. Proğramda dile getirilenler bilinmedik, duyulmadık analizler değil ama oturup izliyorum. Zira tarafların zerre kadar birbirini dinleme-anlama kaygısı olmadığı, ezber-monologlara göre çok daha kaliteli bir proğram.
Açılımı, bir ABD senaryosu olması sebebiyle eleştiren profesör, bir ara bu senaryoyu yürekten destekleyen profesörü sıkıştırıyor. ABD’nin demokrasi ve hukuk kavramlarına yaklaşımındaki çifte standart ve tutarsızlık örneklerini veriyor. Amerikan yanlısı profesör bir kahkaha atıyor; “Azizim, ABD’nin dünya siyaseti her daim pragmatizm üzerine kuruludur...”
Hastane bahçesinde beklerken,doksanlı yıllarda oturduğum apartmanın kapıcısı Gakkoş’la karşılaştık. O yıllarda, apartmana her giriş çıkışımızda Gakkoş’un terör konusundaki fikirlerini dinlerdik ayak üstü. Bütün kürtleri kesmekten, Fırat’ın doğusuna atom bombası atmaktan filan bahsederdi, Gakkoş. “Ya Gakkoş, bu kadar sert olma! Hem sen, bizden daha yakınsın o etnik kökendeki insanlara…” dediğimizde acayip sinirlenir ve kendisinin filanca oğuz boyundan gelmekte olduğunu anlatırdı uzun uzun. Artık kapıcılığı bırakıp iyi bir işe giren ve o günlerdeki muazzam bıyıklarını sadece dudak üstü kırpılmış çim düzeyine indirmiş Gakkoş’a sordum:
-Ne diyorsun bu işlere Gakkoş?
–Var ya bi dahaki seçimde; ne Baykal kalacak, ne de Bahçeli. Tarihe geçecek Tayyip. Bu Obama denilen adam, aslında hakiki Müslüman. Bütün İslam alemini ihya edecek. İsviçre gibi olacağız, şerefsizim...
Akşam eve gelince, oturup biraz Felsefe Sitelerini karıştırdım. Pragmatizm ve pragmatiklik konusunda bilgilerimi tazeledim hemen. İlgimi çeken satırlardan bazıları:
“Felsefede Faydacılık ya da Pragmatizme göre; iyi olan en fazla faydayı sağlayandır ve burada fayda zevk, tatmin veya bir nesnel değerler listesine göre tanımlanır. Bu akımın -bir şey uygulanabildiği ölçüde doğrudur- şeklindeki savı ise hiç bir teorik mekanizmanın tartışılmasına izin verilmeden bir şey özden yoksun olduğu halde başarılı bile olsa kabul gördüğünden eleştirilmiştir. Sözgelimi birbirinden farklı seçeneklere sahip bir soru hiç bir bilgi sahibi olmayan kimse tarafından rastgele ama doğru yanıtlandığında faydacılığa göre o şey artık mutlaklık kazanmıştır. Bu kişinin bilgili eğitimli ya da zeki olması pek de önemli unsurlar değildir. Tersi durumda da çok iyi eğitimli ve yetenek sahibi kişiler toplumda iyi statülere erişemediğinde onların gerizekalı ya da cahil olarak damgalanmaları bu akım yüzündendir. Kısacası faydacılıkta önemli olan öz değil biçimdir, olayların teorik akışı önemsizdir mutlak olan daima pratik başarı olarak kabul edilir. Faydacılığın geleneksel şekli en fazla fayda getiren hareket en iyi harekettir diyen hareket faydacılığıdır. Buna alternatif ise en iyi hareket en fazla faydayı sağlayacak kuralın emrettiği harekettir diyen kural faydacılığıdır. Örneğin bir kişi yalan söylerse en fazla faydayı elde edeceği bir durumda olsun. Hareket faydacılığına göre en doğru hareket yalan söylemektir. Ama genel kural olarak doğruyu söylemek o kişiye daha fazla fayda sağlayacağını kabul edersek kural faydacılığı açısından doğruyu söylemek gerekmektedir.”
Gelişmiş ülkelerin çoğunda yurttaşlığın önkoşulu vergi ödemektir. Bu ülkelerin yurttaşı olan birey, herhangi bir hak arama durumunda hemen; “Ben vergisini ödeyen bir yurttaşım...” diye söze başlar.Yurttaşlık bilinci, vergi ödeme bilincine paralel bir olgudur. Tabi ayrıca trafik, imar, çevre gibi konularda uyulması gereken kurallar gelir. Her birinin belli yaptırım ve cezası olan bu kurallara da uyduğunuz zaman; bir yurttaş olarak üzerinize düşen her şeyi yapmış olursunuz. Artık siz üzerinize düşeni yapmış olmanın rahatlığıyla, yurttaşı olduğunuz devletten çeşitli hizmetleri istersiniz.
Bizim gibi ülkelerde ise yurttaşlığın önkoşulu hep askerlik hizmeti olmuştur. Kimse sizin vergi yüzsüzü, trafik magandası, imar çakalı, çevre katili, tembel, asalak, hırlı, hırsız olduğunuza aldırmaz ama askerlikten yırtmaya çalışırsanız hapı yutarsınız. Zira bizim millet öteden beri kendisinin “Asker Millet” olmasıyla öğünür. Yıllardır 500-600 binlik devasa bir ordu besler ve bütçenin önemli bir kısmını savunma gereçleri için harcarız.
Bu ülkenin kurucusu olan 1. Adam, “Yurtta barış, dünyada barış” demiş. Peşinden gelen 2. Adam da,pek çok ülkenin yıkıma uğradığı II. Dünya Savaşına bizi sokmama becerisini göstermiş. Ama 3. Adam’dan itibaren savaşçı ruhumuz depreşmiş ve gidip taa Kore’lerde nasıl bir “Asker Millet” olduğumuzu kanıtlamaya çalışmışız. O tarihten sonra da adına Nato denilen büyükçe karargahın en sadık lejyoner garnizonu olmuşuz. Bu karargahın patronu olan Sam Amca’nın her bir talimatını harfiyen uymuş ve uzun yıllar kuzey komşudan gelecek kızıl tehlikeye karşı elimiz tetikte beklemişiz. Hatta bu uğurda, yani enternasyonel bir akım olan sol düşünceye karşı koymak için epey şoven milliyetçi olmuşuz.
Nihayet bir gün gelmiş ve baş düşmankızıl komünizmin dahili ve de harici unsurları tarihe karışmış. Sam Amca’nın ise yıkılan Sovyet Rejiminden sonra bölgemizde bambaşka planları varmış. Ve bu yeni proje de bırakın şoven milliyetçiliği; kendi halkının çıkarını savunan, yurtseverlik kıvamında bağımsız millet bilincine bile tahammülü yokmuş. Zira artık enternasyonel akım olarak sol değil liberalizm varmış ve Sam Amca, enternasyonel akımlara en büyük direncin milli düşüncelerden geldiğini geçmiş uygulamalarından çok iyi biliyormuş. Bu yüzden işe söylemi “Milli Görüş” amaözlemi “Ümmet Görüş” olanlardan bir ekip kurmakla başlamış. Gerçi onlarda dünden razıymış, yıllardır laf olsun diye giydikleri göynekleri çıkartmaya. Tabi Sam Amca bir yandan da çivi çiviyi söker misali, kendi bilediği keskin milliyetçiliği köreltmek için başka bir etnik milliyetçilik daha palazlandırmış kısa sürede...
Ve Asker Milletim şaşırmış vaziyette bu gün. 60 senedir her seçimde gidip gidip Amerikancı partilere oy veren necip milletimin kafası hepten karışık bugün. Artık hepimizi, bir gün sonrası ne olacağını bilmediğimiz bir süreç bekliyor. Dilerim, bir mucize gerçekleşir. Bizi bugünlere getiren her türlü şovenist ve dogmatik tanımları bir yana bırakıp; çalışan, üreten ve adil bölüşen bilinçli yurttaşlar oluruz.
(*) Pablo Picasso
'nun İspanya İç Savaşını anlattığı bu tablosuna bakan resim meraklısı bir nazi subayı, küçümser bir ifadeyle dudak bükerek sorar;
Somut bir olay veya bir insan hakkında haklı-haksız, iyi-kötü, ahlaklı-ahlaksız gibi kesin ve katı yargılara varmak; düşünsel olarak soyutlama ve genelleme yapmamızı güçleştirir. Yargılarımız bu kadar keskin ve katı olunca, ister istemez istisna pencereleri açarak rahatlama yolunu seçeriz. Genellikle birilerini “tenzih” etme ihtiyacı duyarız.
Tenzih etmeye ilişkin Ekşi Sözlükten güzel bir diyalog örneği: “Turizm ve otelcilik sorunlarının tartışıldığı bir toplantıda konuşmacılardan birisi
-Arkadaşlar şunu da söyleyeyim ki bu otel işletmecilerinin hepsi karı satıyor, karı pazarlıyor.
O an, orada bulunmakta olan bir otel işletmecisi hemen ateşlenir:
-Beyefendi kendinize gelin. Ağzınızdan çıkanı kulaklarınız duyuyor mu? Bizim otelimi...
Hemen konuşmacı tekrar araya girer:
-Beyefendi sizi tenzih ederim. Benim sözüm... Ayrıca, keskin ve katı olmayan bir yargıyı ifade ettikleri halde; o yargının, toplumda göreceği tepkiden korktukları için dolaylı yoldan ustaca “tenzih” arayışına girenler vardır.
Duygu ve düşüncelerini ifade ederken doğrudan veya dolayı birilerini tenzih etmek zorunda kalan bir insan, aslında kendi entellektüelliğini tenzih (dışarıda bırakıyor) ediyordur. Bu anlamda entellektüellik;sözlü, yazılı veya görsel ifade etmede “tenzih” can simidine sığınmamakla ölçülür.
Bu günlerde, televizyonda yayınlanan Hanımın Çiftliğini izliyorum. Reklam aralarında da kitabını açıp ilgili bölümlerini tekrar okuyorum. Çok sevdiğim bir Kabak Hafız tiplemesi var. Gizli gizli rakı içen, uçkuruna düşkün bir yurdum insanı. O günlerin Demokrat Parti veCHP’sinin önde gelen kodamanları Büyük Kulüpte; ırgat simsarı Cemşir ile hilebaz berber Reşit, Giritli’nin Meyhanesinde rakı içerler. Ama Kabak Hafız, büyük bir suç ve günah işlercesine gizli saklı içer rakısını. Naciye’yi de, Gülüzar’ı da gizli saklı alır evine.
Dizide henüz işin uçkur bölümü verilmedi ama Kabak Hafız’ın rakı içme olayı bile yapımcı ve senariste kibarca “tenzih” eklemeleri yaptırıyor. Benim kitapta pek göremediğim aydın ve dürüst görünümlü bir imam tiplemesi daha eklenmiş diziye. Kabak Hafız’ın işlediği büyükgünahlardan (!) diğer din adamlarını tenzih etmek için yapılmış gereksiz bir ekleme.
Sinema dili aslında ne büyük bir anlatım ve ifade etme gücü içeriyor. Ama elli yıl önce bu kitabı yazan Orhan Kemal, hiç gerek görmüyor birilerini tenzih etmeye. Neden mi? Çünkü yaşadığı ülkenin insanlarını çok iyi tanıyor. Ve bu insanlardan hiçbirini “mutlak iyi veya kötü” olarak yargılamıyor.
Okuyun, Kabak Hafız’ın Gülüzar’ı koynuna aldıktan sonra kendi vicdanında geçen düşünceleri ve birini yargılayıp mahkum etmekle, diğerini tenzih etmek saçmalığını görün. Hanımın Çiftliği Sayfa 180 :
“…Ok yaydan çıkmıştı. Kadınla yatıp kalkmış, esmayı üstüne sıçratmıştı. Yıllar önce Alboyacılar Medresesindeki hocası ihtiyar Dersiam’ı hatırladı. Hiç evlenmemişti. Kadının etekleri erkeğin ayaklarına dolaşır, der; ‘taife-i nisa’dan bucak bucak kaçar. İri gözlerini ayıra ayıra, ‘vasıta-i tatmini şehvet taife i nisa’danibaret değildir’ dedikten sonra ‘Allaaah’ diye sakalını sıvazlar. Yatağını serip kaldıran, aptes ibriğini dolduran al yanaklı, süt beyaz mollasının arkasını sıvazlardı: ‘Öyle değil mi yavrum Kuddusi?”
Acaba makası saç kesmenin dışında boşa şıkırdatmanın, makası bilemeye yaradığını hangi berber keşfetti? Ya da böyle bir keşif olmadı da sırf şıkırtı olsun diye o makası öyle boşta şıkırdattılar yıllarca? Belki de bu boşa şıkırdatmanın benim sandığım gibi makası bilemekle bir ilgisi yok.
Sebebi, gerekçesi her ne olursa olsun; güzel bir ses makas şıkırtısı. Hele günümüz şehir hayatının yoğun ses kirliliğinde yaşayanlar için terapi gibi bir şey. Bu yüzden öteden beri severim berber koltuğunda geçen dakikaları. Özellikle kısa bir hal hatır sorma ile başlayan ve “sıhhatler olsun” ile biten, sadece makas şıkırtısının olduğu dakikaları.
Benden başka müşteri yok ve beni traş eden berberle, boş koltuklardan birisine oturan diğer berber konuşuyorlar:
-Oğlum gidenler de havasını aldılar. Ne yapsın adam? Gerçi Hamdi Bey yüksek teklif edince ben biraz işkillendim...
Aynadan gördüğüm sesi kısık televizyonda sürekli kanallar değişiyor. Boş oturan berber, elindeki kumanda ile can sıkıntısından kanal değiştiriyor. Bir kadın şarkıcının saray yavrusu evini gösteriyorlar ekranda. İki genç berberin hayranlık ve hayret dolu tepkilerini dinliyorum. Çok beğendikleri banyo bölümüne ben de bir göz atıyorum aynadan ama minyatür hamam görüntüsü dışında bir şey yok ortada. Sonra kanallar tekrar değişmeye başlıyor ve TRT 2 de duruyor. Çünkü bir müşteri daha girdi berbere.
Ekranda bir belgesel görüntüsü. Önce at sanıyorum ama uzun kulaklarından katır olduğunu fark ettiğim uzun bir yük kervanı. İnsanlar Asyalı tipinde ve katırların tırmandığı dik yokuş Himalayalara ait gibi. Ses kısık olduğu için ve gelen müşteriyle yapılan diyalogtan tam olarak duyamıyorum. Mantar ve şifalı bitki kökleri toplayıp ticaretini yapan bu insanlar, Nepalli veya Tibetli olmalı. Yaşadığın coğrafi bölgeye –lı, -li eki konunca, şu etnisitelerin uyuz olduğu “üniter-ulus devlet”sorunu ortadan kalkıyor mu acaba? Gerçi baştan başa Avrupa Kıtasında bu tanımlamada bir sorun yok. İngiliz, Fransız, Alman, Macar, İtalyan, Bulgar, Yunan veya Helen denilmesinde bir sıkıntı yok.
Helen deyince aklıma, Yunanistan da son yapılan seçimleri kazanan PASOK geliyor nedense. Açılımı, “Pan-Helenist Sosyalist Parti” olmalı. Bu “pan” ön eki, siyasi literatürde hep öcü gibi görülür. Yayılmacılığı ifade ettiği için demokratik zeminlerde pek dile getirilmez. Hani şu bizim andımızdaki, “Ne Mutlu Türküm Diyene” cümlesine kafayı takanlar bu “Yayılmacı Helen” için ne düşünürler ki? Yoksa bu yapılan da, öncekiler gibi;“zenginin kızı yapıca çapkınlık, fakirin ki yapınca orospuluk.” standardında, sadece bize mi uygulanıyor?
Berberden çıkınca bir kitapçıya uğramam lazım. Şu Hanımın Çiftliği’ni alıp, çocukların dilinden kurtulayım. Evde bir sürü Orhan Kemal kitabı var ama içlerinde Hanımın Çiftliği yok. Bu kitap da, büyük ihtimalle ödünç verdiğim meçhullerden birinde kalmış olabilir. Şimdi bizim uyanık kitapçılar da popüler diye oldu kitabı iki misline etiketlemişlerdir. Neyse bulup alıcaz artık.
Aslında o gün çocuklara, dizinin iyi-kötü karakterleri hakkında yarım saat ahkam kestikten sonra ben de alıp yeniden okumak istedim bu güzel Orhan Kemal kitabını. Ne demiştim, Orhan Kemal ve Hanımın Çiftliği hakkında o günsahi? Unutmadan, buraya not düşeyim de çok sevdiğim yazara vefa borcumu bir nebze ödemiş olayım.
-Orhan Kemal demek, gerçekçilik demektir. İnsanımızı her yönüyle ve olabildiğince basitlikte anlatmıştır hep. Bakın Muzaffer Bey kötü bir adam. Köylüleri acımasızca sömüren bir toprak ağası. Peki neden kötü? Geçmişte yaşadığı acı bir olay, yalnızlığı ve mutsuzluğu onu bu yöne itiyor. İleriki bölümlerde Güllü de bu kötü ağanın karısı olup, rahat bir hayat yaşamaktan başka bir şey düşünmeyecek. Nedenini biliyorsunuz. Aslında Cemşir karakteri çok ilginç. Kızı sayesinde köşeyi dönmeye çalışan bir zavallı. Kızının sevdiği Kemal yerine, zengin birisiyle evlenmesini istiyor. İşin ilginci ne biliyor musunuz? Bu toplumda binlerce Güllü, Kemal yerine Muzaffer Beyi (hatta Ramazan’ı) tercih eder. Üstelik bunların çoğunun babası da Cemşir gibi değildir. Cemşir, bunların içindedir. Orhan Kemal, pek çok roman ve öyküde bunu da çok güzel anlatır. İyi-kötü, ahlak-ahlaksızlık, sadakat-aldatma, sömüren-sömürülen, namuslu-namussuz gibi pek çok olgunun aynı insanda nasıl var olduğunu anlatır hep. İşte bu yüzden insanımızı ve toplumumuzu çok güzel anlatan kitaplar yazmış. Melek gibi salt iyiler ve şeytan gibi salt kötüler pek yok tur bu kitaplarda. İnsan vardır bu kitaplarda. İnsan.
LC Waikiki Genel Koordinatörü, içinde bulunduğumuz küresel krize rağmen hiç de hak etmediğimiz bir lüks hayat sürdürdüğümüzü söylemiş. Sonra eklemiş : “Bizim çalışanlarımızda olan cep telefonları, mal sattığımız patronlarda yok.”
Valla adam, külliyen doğru söylemiş.
Peki, bir cep telefonu firmasının genel koordinatörü de çıksa; “Bizim çalışanlarımızın giydiği tshirt ve kot pantolonu, mal sattığımız patronlar bile giyemiyor.” dese? E valla, o koordinatör de doğruyu söylemiş olacak. Nitekim A’dan Z’ye pek çok sektördeki firmaların koordinatörleri çıkıp bu tür doğru tespitler yapabilirler. Ve ben de her bir koordinatörün bu güzel tespitine katılırım.
Şimdi bu adamlar adı üzerine “koordinatör” ve başında bulundukları firmayı koordine ediyorlar. Yani belli bir plan dahilinde yönetiyorlar. Ama dediğim gibi sadece kendi firmalarını koordine ediyorlar. Yani burada ekonominin bütününün koordinesi sözkonusu değil. Bu yüzden, her birinin çalışanları diğerinin ürettiği malı veya hizmeti, lüks-zorunlu ayrımı yapmadan satın almaz ise bu çarkın dönmeyeceğini bilmeleri mümkün değil. Zaten böyle adamların taptığı ekonomik sistemde, neyin lüks ve gereksiz-neyin zorunlu ve gerekli olduğunu söylemek bile aforoz edilecek büyük günahlardandır. Ha bunu yapan, yapmaya çalışan insanlar da vardı bir zamanlar. Ekonomiyi merkezi bir plan dahilinde koordine etmeye çalışan ve sadece insanlar için gerekli ve zorunlu malları-hizmetleri dikkate alan “koordinatörlerdi” onlar. Bazı ülkelerde ciklete bile izin vermiyorlar diye bol bol eleştirildiler ve yeryüzünden silinip gittiler o tip koordinatörler.
Şimdi küresel meydan, diğer koordinatörlerin dokuz takla atarak sattığı ürünü satın alan çalışanlarına sitem eden koordinatörlerle dolu. E birader haklısınız haklı olmasına da; senin çalışanın almazsa, benim çalışanım almazsa nasıl çıkar küresel krizler aydınlığa?
Helin Avşar, Abdurrahman Dilipak ile röportaj yapmış. Ben de bu sayede Hülya Avşar’ın kız kardeşinin gazeteci olduğunu öğrendim. Ablası da galiba bir yerlerde köşe yazarlığı filan yapıyordu. Benim gibilerdaha gazeteci-yazarlığını keşfedemeden, düşünür mertebesine erişti “şaşkın türk-gururlu kürt” meleziHülya Hanım. Avşar Bacılar da, ileride tarihçilerimiz için en az Atlan Biraderler kadar incelenecek bir fenomen olacak kanımca.
Dilipak röportaj esnasında Helin’in dekolte olmamasını ve konuştukları oda kapısının açık olmasını şart koşmuş. Helin Avşar’ın “Müjde Ar’a neden (Pornocu) dediniz?” sorusuna Dilipak’ın verdiği cevap şöyle :
“Şimdi bir bayan sanatçı, Japonya’da profesörüyle duygusal ilişki içinde. Aradan uzun zaman geçiyor, profesörün Avrupa’daki oğlu geliyor. Profesörün oğlu, bayan sanatçının hoşuna gidiyor, onunla birlikte olmaya başlıyor. Kadın bunu anlatıyor, o sırada herkes kinayeli sorular soruyor, ‘’Babayı ne yaptın’’ falan diye... Bana göre çok rahatsız edici bir diyalog. Ben de bu olayı anlatıyorum, medyayı pornoculukla ve teşhircilikle suçluyorum.”
Ben eskiden bu Dilipak gibi adamların dini konularda her şeyi okuyup bildiklerini sanırdım. Keşke Dilipak, Ahzab Suresini ve bu surenin tefsirine ilişkin Buhari, Müslim, Tırmizi gibi güvenilir hadisçileri şöyle anlayarak okumuş olsaydı. Olsaydı ve bu tür konulara “yoğurdu üfleyerek” yaklaşsaydı daha iyi olurdu...
Bütün din adamları bir yana, Cüppeli Ahmet öte yana. Bunu fark eden medya, cüppeliyi daha uzun süre vitrinde tutacak gibi. Cüppeli de memnun bu alışverişten. Gazeteci kızımız, bütün gazeteci kızlarımıza özgü saflıklasoruyor: “Cehenneme gidenleri ne bekliyor?”
Cüppeli başlıyor anlatmaya: “Kuran diyor ki; Ateşin dumanları onları kaplamıştır, orada susuz kalacaklar, su diye feryat edecekler. Onlara öyle bir suyla yardım gönderilecek ki, eritilmiş tunç, bakır gibi, aynı zamanda kaynar olacak ve içince bağırsakları dökecek. Öte yandan etrafı kaplayan duman, surattaki eti, deriyi dökecek. Cehennem ne kötü dinlenme yeridir’ diyor bu ayetlerde. Cehennem’de iki kuyu olacak. Cehennem ehlinin tüm irinleri, cerahatleri bu kuyulara toplanacak. Ama kim tövbe ederse bundan kurtulacak...”
E bu cehennem dehşetini okurların öğrenmesi için Cüppeli’yi yormaya ne hacet var? Bakın kaç bin yıl önceden Budistler bu dehşeti, çok güzel resimlerle ifade etmişler. Her gün gazetenizin birinci sayfasından basın bu azap resimlerini de okurunuzun içi titresin. Yazılı metinlerin hidayete erdiremediklerini de böyle korkutarak boyun eğdirirsiniz.
Başyazarınız da her gün sorar: “Ne zaman adam oluruz?”
Büyük Tırtıl liseye başladı. Türk Dili Öğretmeni bu gün sınıfa sormuş: “2009 yılında hayatını kaybeden sanatçı ve edebiyatçılarımız ?” Sınıf korosu cevap vermiş : -Maykıl Ceksııınn. Tabi öğretmen saçını başını yolmuş...
Bizimki Avrupa Yakası Dizisinden Gazanfer Özcan’ı hatırlıyor. Ben de Demirtaş Ceyhun ve Aykut Oray’ı ilave ettim. Nezihe Araz, İlhan Berk ve Yusuf Hayaloğlu’nu da Google hatırlattı. Küçük Tırtıl da İstiklal Marşındaki söz-müzik uyumsuzluğunu keşfetmiş. Hani “–larda yüzen, –nim milletimin, -ra helal hakkıdır” bölümleri var ya? Ben liseyi bitirdiğimde fark etmiştim.
Neyse şu açılım önderleri, Andımızdan sonra da İstiklal Marşına dabi el atar sanırım. “Kahraman ırkıma...” diye başlayan dizeye bir parantez açıp “Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak...” eklemesi yapılabilir mesela. “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.” dizesi içinde en alta bir açıklama dip notu konulabilir. Not : “Buradaki medeniyet kelimesi asla ittifak arayışı içinde bulunduğumuz, küresel ve de liberal medeniyet değildir.” yazılabilir.
İstiklal Marşı ve Andımız sorunları çözüldükten sonra da eğitim içeriğine ilişkin bir şeyler yapabiliriz. Pek sayılarla aram iyi olmamasına rağmen son zamanlarda matematik dersine kafayı taktım. Özellikle bölme işlemi konusunda çok yetersiz bir eğitim anlayışımız var. Çocuklarımıza yıllardır bölme işlemini iyi öğretemiyoruz. Sanki benim çocukluğumda biraz daha iyiydik bölme konusunda, bizi yetiştiren kuşak daha da iyiymiş ama son yıllarda çok kötüyüz.
Evet, bölme işlemini beceremiyoruz. Veriyorlar elimize iki rakam. Büyük olan “bölünen”, küçük olan da “bölen” ama “sonuç” hep yanlış çıkıyor. Devletin en güvenilir kurumları diyor ki; Milli Gelirimiz 700 milyar Dolar, Nüfusumuz 70 milyon. Yani şu 779.452 kilometrekarelik yurdumuzda yaşayan 70 milyon Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, ve isimlerini sayamadığım nice güzidealt kimliğe sahip insanın bir yıl içerisindeki toplam geliri 700 milyar. E hadi yapın bir bölme işlemi ve 700 milyarı 70 milyona bölüştürün. Ama bir türlü bu bölme işlemini doğru şekilde yapamıyoruz.
Uyuşturucudan yargılanan bir şarkıcıya hakim, “aylık gelirin ne kadar?” diye sormuş. Cevap : 20 bin. Peşinden gelen haberde ise aynı paraya böbreklerini satan Afyon Köylüleri vardı. Ne tuhaf bir ülkede yaşıyoruz. İkinci sınıf şarkıcıda, bu şarkıcının bir aylık kazancına organını satabilecek kadar yoksul köylü de aynı ülkede yaşıyor. İşte bunun sorumlusu da bölme işlemini bilmememiz. Şu 700 milyar dolar milli geliri, 70 milyon nüfusa bölmeyi bir başaramıyoruz.
Var ya, eğer biz milli gelirimizi nüfusumuza bölme işlemini başarıp doğru bir “sonuç” bulsak; “bırakınız yapsınlar, bırakınız ölsünler.” diyenleri de, “rızkınız bu kadar, şükredin.” diyenleri de “kalan” küsurat seviyesine indiririz.
Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı Joe Biden, ünlü oyuncu Özcan Deniz’in Afganistan politikalarına tam destek verdiğini bildirdi. Biden, “Afganistan politikaları konusunda görüşlerini dile getiren Özcan Deniz’in, 16 Ekimde ABD’ne gelmeyi planladığını ve geldiğinde Afganistan konusunda net mesajlar vereceğini” söyledi.
Almanya Maliye Bakanı Peer Steinbrück, ünlü futbolcu Sergen Yalçın’ın faiz indirimi politikalarına tam destek verdiğini bildirdi. Steinbrück, “Faiz indirimikonusunda görüşlerini dile getiren Sergen Yalçın’ın, 16 Ekimde Almanya’yagelmeyi planladığını ve geldiğinde faiz indirimi konusunda net mesajlar vereceğini” söyledi.
İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband, ünlü şarkıcı Seda Sayan’ın Lizbon Anlaşması politikalarına tam destek verdiğini bildirdi. Miliband, “Lizbon Anlaşmasıkonusunda görüşlerini dile getiren Seda Sayan’ın, 16 Ekimde İngiltere’ye gelmeyi planladığını ve geldiğinde Lizbon Anlaşması konusunda net mesajlar vereceğini” söyledi.
Fransa Ulaştırma Bakanı Jean Claude Gayssot, ünlü halterci Naim Süleymanoğlu’nun raylı sistem politikalarına tam destek verdiğini bildirdi. Gayssot, “Raylı sistem konusunda görüşlerini dile getiren Naim Süleymanoğlu’nun, 16 Ekimde Fransa’ya gelmeyi planladığını ve geldiğinde raylı sistem konusunda net mesajlar vereceğini” söyledi.
İtalya Tarım Bakanı Luca Zayia, ünlü televizyoncu Acun Ilıcalı’nın organik tarım politikalarına tam destek verdiğini bildirdi. Zayia, “Organik tarım konusunda görüşlerini dile getiren Acun Ilıcalı’nın, 16 Ekimde İtalya’ya gelmeyi planladığını ve geldiğinde organik sistem konusunda net mesajlar vereceğini” söyledi.
Rusya Savunma Bakanı Anatoli Serdyukov, ünlü türkücü İbrahim Tatlıses’in Nabucco Boru Hattı Projelerine tam destek verdiğini bildirdi. “Nabucco konusunda görüşlerini dile getiren İbrahim Tatlıses’in, 16 Ekimde Rusya’ya gelmeyi planladığını ve geldiğinde Nabucco Projesi konusunda net mesajlar vereceğini” söyledi.