DİYALEKTİK KOMEDYA

3/2/2010 - MAJESTELERİNİN GAZETECİLERİ


Sipariş soru yanlış Başbakana gidince...
Yükleyen isttolga. - sitcom, skeç, komedi, eğlence, komedi videoları, komik videolar, komik

     “Canlı yayınlanan basın toplantısında; Başbakan Erdoğan bir kağıda yazdığı notu yetkililerinden birine uzatıyor. Yetkili hemen koşup notu alıyor, notta “Bana doğalgaz zammını sorsunlar”  yazıyor. Yetkili Başbakan’ın talimatını ilgili TRT muhabirine iletiyor. TRT muhabiri “Sayın Borisov, Türkiye’ye sattığınız doğalgaza zam yapacak mısınız?” diye soruyor. Türkçe sorunun çevrilmesinin ardından Bulgar Başbakan şaşkına dönüyor, çünkü Türkiye’ye doğalgaz satmıyorlar. Doğal olarak da verilecek bir cevabı yok. Bir sessizlikten sonra Tayyip Erdoğan hemen devreye girmek zorunda kalıyor. “Soru yanlış oldu” diyor. Ve başbakan Erdoğan tüm bu skandala rağmen ‘soruyu’ cevaplıyor...”/Odatv.com 

      Artık çanak sorular da kesmiyor, sipariş çömlek sorular devrine girmiş bulunuyoruz. Devlet Büyükleri kendilerine sorulmasını istedikleri soruları, gazetecilere pusula yazıp gönderiyorlar. Belki yakında “en iyi sipariş soru soran gazeteci” ödülleri filan verilir. Eskiden iyi gazeteciliğin ölçütlerinden birisi de, siyasileri sıkıştıran-bunaltan sorular yöneltmekti. Tabi bu askeri vesayet altında geçen, 80 yıllık ceberut cumhuriyet dönemlerinde olurdu. Şimdi çok şükür demokratik açılımlar dönemindeyiz. Cici demokrasilerin olmazsa olmazı, cici medyadır. Cici gazeteciler, böyle demokrasilerde erk sahiplerine itinayla ısmarlama sorular yöneltir.

      Ama genç muhabirlerin bu yeni konsepte ayak uydurmaları biraz zaman alacak gibi. Bu yüzden, çanak soru yöneltmekte ustalaşmış büyük gazetecilerin bu genç muhabirleri acilen eğitmesi lazım. Şimdi bir an düşünün: şu soru notunu alan TRT muhabirinin yerinde anlı şanlı demokrat gazetecilerden birisi olsaydı. Mesela  şu olası darbede tutuklanacak 36 gazeteciden birisi olsaydı; bu çömlek soru siparişi ne muazzam güzellikte ve adrese teslim muz orta gibi sorulurdu:

–Sayın Başbakanım, ülkemize yaptığınız büyük hizmetlerin önünü darbe planlarıyla kesemeyen bazı şer odaklar son günlerde bir doğal gaz zammından bahsediyorlar. Bu konuda neler söyleyeceksiniz efendim? Ayrıca bu soruyla bağlantılı bir hususu da sormak istiyorum. Efendim, malumunuz olduğu üzere bu darbeci zihniyet, tekel işçilerini de size karşı kullanmaya başladı. Hatta bu işçilerden birisinin kıdemli başçavuş olan kuzenine; “bizi lavobo deliğinden süpürmeyin, kullanın” dediğini Taraf Gazetesi manşetten verdi.  Ülkemizde 80 yılda yapılamayan hizmetleri yapan ve demokratik açılımlarla ufkumuzu açan bir iktidara karşı böyle eylemler tertip eden bu densiz işçilere hadlerini bildirecek misiniz?

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/1/2010 - AH ELVİS!

       Elvis Presley’in müzik sahnesine çıktığı 50’li yıllarda, Amerikan müzik piyasasında siyahi şarkıcıların epey ağırlığı var.  Bu yıllar aynı zamanda ırkçılık sorunlarının yaşandığı, çalkantılı bir dönem. Ülkenin önde gelen bir müzik yapımcısı, “bir zenci kadar yumuşak sesi olan, bir zenci kadar ritmik dans eden ama teni beyaz olan bir şarkıcı” arıyor ve 1956 yılında muradına eriyor...

       Yıllar öncesinden aklımda kalan bu dip not bilgisini hiç unutmadım. Özellikle ülkemiz sermaye sınıfının,  kendine uygun siyasetçi ve gazeteci arayışında hep bu dip not bilgisi aklıma gelir. Bir zencinin yeteneklerini sahip olacak ama teni beyaz olacak. Ekonomi politikaları/yazıları sermaye yanlısı olacak ama sosyal hayatta genellikle sermayenin tadını çıkarttığı moderniteye (dar anlamda laiklik) gölge etmeyecek.

       Bizim bahtsız sermayedarlar ne yazık ki bu kaymaklı ekmek kadayıfı düşlerini gerçekleştiremediler. Zira onların modernite konusunda uyuştukları her beyaz politikacı/ gazeteci, az buçuk sermaye karşıtı ekonomik kararlar almaya/yazmaya meyilli çıkıyordu. Bu yüzden Sermaye Sınıfı için 1950 sonrası çok partili politik hayat,  bir nevi Michael Jackson’un beyazlaşma serüvenine benzer. ABD destekli sermayemizin ömrü, 60 yıldır istediği ekonomik politikaları uygulamaya/söylemeye razı zencileri beyazlatmaya çalışmakla geçti. Ama bu düşleri de bir türlü gerçekleşmedi ve hatta tam tersine bir süreç yaşadı bizim Michael Menajerleri. Başlangıçtaki sütlü kahve melezler, gittikçe koyulaştı ve renginin bir ton bile açılması imkansız kuzguni siyahlığa büründü. İşin kötüsü, karşısındakini beyazlatamayan sermayemiz hızla kendisi kararmaya başladı.

      Sesin yumuşaklığı ve dansın kıvraklığı süperdi. Repertuvar muazzam artmış, hit parçalar birbirini kovalar olmuştu. Ücreti yarı yarıya indirilecek işçiye, “Hatamız, merhamettir.” diyen, yiğit Kunta Kinte’lerimiz bile çıkmıştı meydana. Yani işin bu yetenek kısmından, sermayedarımız ve liboşumuz son derece memnundu. Amma velakin, şu karanlık zenci görünümleri yine de içlerini sızlatıyordu işte...

       Köşe yazarı “adam”, emekli bir yardımcı doçentmiş ama baleden haz etmediği gibi tiyatroyu da “tehlikeli” buluyormuş.(*) Gazeteci “kadın”, ilk kez zenci görüyor gibi şaşırıp kibarca, “görüşünüze katılamayacağım.” diyor. Oysa aynı “kadın” gazeteci birkaç gün önceki profesör konuğuna oldukça sinirlenip; “Ne fark eder ben de bunu anlamıyorum, ona veremem buna veremem. Bir kız çocuğu okuyacak işte.” diyordu. Üstelik o profesör konuğun, “burs veren kişilerin talebi bu yönde” açıklamasına rağmen.(**)

       Evet, o gazeteci “kadın” ülkemiz liberallerinden birisi. Tiyatroyu tehlikeli bulan yardımcı doçent, kendi maaşından fazla para aldıklarını iddia ettiği tekel işçileri için de “merhamet hatadır” görüşüne “aynen” katıldığını ifade etti. Liberal gazeteci kadın, yardımcı doçentin bu görüşüne de aynı kibarlıkla saygı gösterdi...

        Ah benim bahtsız sermayedarım!

        Vah benim şaşkın liberalim!

      Bulamadı, bir türlü Elvis ‘ini. Çekiyor, baleden hazzetmeyen Michael’ın çilesini. Ama yine de seviyor, işçiye “merhamet hatadır” diyen yüz karasını.

(*):http://www.haberturk.com/haber.asp?id=203917&cat=160&dt=2010/01/29 (**):http://www.haberturk.com/haber.asp?id=203080&cat=160&dt=2010/01/26

   

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/1/2010 - DAMIZLIK DEMOKRATLAR

      Demografi, nüfus bilimi anlamında kullanılan bir kavram. Ansiklopedilerde “Dünyada veya bir ülkede bulunan nüfusun yapısını, durumunu, dinamik özelliklerini inceleyen bilim dalı.” olarak geçiyor. Kavram, Yunanca kökenli olup  “demos” (halk) ve  “graphein” (yazmak) kelimelerinden meydana geliyormuş.

      Demografinin incelediği nüfusun özelliklerinden birisi de “cinsiyet” dağılımdır. Yani bir ülkede nüfusun ne kadarını kadınlar, ne kadarını da erkeklerin oluşturduğu. Ülkelerin cinsiyete ilişkin demografik verileri genellikle % 51-% 49 gibi oranlarda çıkar; bazı ülkelerde de % 52-% 48 veya % 53-% 47 gibi sonuçlar nadiren görülür. Dünyanın hiçbir ülkesinde % 85-% 15 şeklinde cinsiyet dağlımı olmaz.  Yani 6 kadına 1 erkek düşecek şekilde bir cinsiyet orantısızlığı, milyonlarca insanın öldüğü 2. Dünya Savaşı sonrasında bile yaşanmamıştır.

       Almanya, 1939 yılında 69 milyon olan nüfusundan çoğu asker (erkek)  7 milyon insanını bu savaşta kaybetmiştir. (**) Bu rakamlar, 2. dünya Savaşı sonrası Almanya’sında dahi 1 erkeğe 2 kadın şeklinde bir demografik dağılımın çok zor olacağını gösteriyor.  

      Yukarıda okuduğunuz bilgilere ulaşmak günümüz internet teknolojisinde iki dakikanızı almıyor. Beş on dakika bu konuya ilişkin tarama yaptığınızda epeyce bilgi sahibi olursunuz. Peki yapmazsanız, ne olur?

       “Moğolistan, bizden 20 bin erkek istiyor.” diye manşet atarsınız. Sizden kopya çekenler de aynı manşeti kullanır. Hatta bazıları kendi meşreplerince olayı “damızlık istiyor” seviyesizliğine indirir. Demosunuzun (halk) damızlık olma dışında bir iddiası olmayan lümpen yığınlarına geyik muhabbet yaptırırsınız. Üç gün sonra adamlar, bu andavallı anlayışınıza diplomatik bir “ohaa” açıklaması yaparlar. Siz de herkesin “koca olmak-baba olmak” gibi ağır sorumluluk penceresinden baktığı bir olguya, sadece bizim demosun erkek unsurlarının “damızlık” işlevi açısından baktığını sergilemiş olursunuz.

        Asparagas habercilik, dezenformasyon, bilgi kirliliği...

        Hemen hemen tüm gazeteler, 1/6 erkek fukarası Moğolistan’ın bizden medet umduğunu yazdılar iki gün boyunca. Allahtan Taraf Gazetesinin mutad darbe ifşaatlarından “Balyoz Darbesi” haberi de aynı günlere rastladı ve  damızlıklarımız ülke çapında galeyana gelmedi. Bu sayede damızlık ihracı yerine; 2003 yılında darbe olsaydı, “tutuklanacak gazeteciler-yararlanılacak gazeteciler”  listelerini okuduk. Gerçi bu gazetecilerin bir kısmı o tarihte gazeteci bile değilmiş, bir kısmı sadece magazin yazıyormuş, bir kısmı kimsenin umurunda değilmiş filan.

         Olsun.

        Adı tutuklanacaklar listesinde olanlar, iki gündür kendilerini demokrasi kahramanı gibi görüp acayip mutlu oluyorlar. 12 Eylül Yönetiminin Müsteşar Yardımcılığına atadığı Hasan Celal bile demokrasi tiradları yazıyor köşesinde. Son iki yıldır yaptıkları onca anti militarist cazgırlığa rağmen darbecilerin tutuklayacağı 36 kişilik “demokrat gazeteciler” arasında ismi geçmeyenlerin satırlarında ise bir burukluk var. Tabi bunlar iki yıl öncesine kadarki çizgilerini, duruşlarını ve  arşivlerini unutmuş tipler. Tıpkı bundan iki yıl sonra da bu günkü “asabi-cazgır demokrat” duruşlarını unutacakları gibi.

        Sonuçta, demem o ki; varsın ülkemiz gündeminde darbe planları, suikast krokileri, kozmik oda incelemeleri yer alsın. Vakit, Yeni Şafak, Zaman, Star, Taraf tayfası“demokrasi neferi”; diğerleri “darbeci eri” olsun. Üç yıl öncesine kadar erkek dergilerinde belden aşağı geyik muhabbet yazanlar, şimdi “tosun demokrat” köşe yazarı olsun.   Yeter ki “20 bin damızlık damat” gibi manşetlerle, “demos”um  dünyaya madara olmasın!

 

(*) : Esquire Erkek Dergisinin   2005 Kasım sayısı. Kapakta görülen “Şenol, Şebnem’e bir şey yaptı mı?” türü yyorumların sahibi Emre Aköz, bu tarihten 2 yıl önce yapılacak darbede tutuklanacak 36 “demokrat” gazeteci arasında yer alıyor.

(**): http://tr.wikipedia.org/wiki/II._D%C3%BCnya_Sava%C5%9F%C4%B1

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/1/2010 - HEYBEDEN CÜMLELER...

       Hoca, hiç de alışık olmadığımız bir akademik üslupla konuşuyor. Tabi bunda bizim üç beş kişilik katılımcı-sataşmacı dinleyici topluluğunun da etkisi büyük. Konu dil ve kelimelerin kökenlerinden açıldı. İnsanın, somuttan soyutlamaya olan gayretiyle dillerin ortaya çıkışı. Konuşmak, iletişim kurmak, meramını anlatmak...

      Sonra birden siyasi gelişmelere cumburlop daldık. Hocanın tatlı-sert ve mizah ağırlıklı öfkesinden, gelmiş geçmiş tüm devlet protokolü nasibini almaya başladı. Bazen gülmekten kaçırdığımız cümleleri de oluyordu. Hani ortam dinlemesine tutulsak, koca kulaklar bile gülmekten işlerini adam gibi yapamazlar. Sonra bu kayıtları değerlendirme amacıyla dinleyenler ise mevcut şablonlarına göre bir türlü kategorize edemeyecekleri tuhaf bir topluluğun lakırdıları diye düşünürlerdi.

       Benim mutfaktaki ilk sigara molasından dönüşümde konu güncel siyasetten, sosyolojik-sosyal psikolojik analizlere kaymıştı. Tam da Hoca’nın uzmanlık alanına giren konular ve herkes pür dikkat dinlemede. Artık kimse sinyal vermeden sol şerite dalar gibi Hoca’nın sözünü kesmiyor. Özünde bal gibi sataşma, kendi fikrini sokuşturma olan truva atı sorular sormuyor. Adeta sınavda soru olarak çıkacak, altı çizilecek metinleri dinliyoruz Hoca’dan.

      Aslında dedi, Hoca; “Aslında, kimlik kişiliğin özgürleşmesini engeller. Hatta ünlü bir aforizma da, kimlik vicdanın prangası olarak tanımlanır...” Tam burada telefonu çaldı Hoca’nın ve sonrasında başka bir konu başlığıyla devam etti. Etti ama ben bir önceki durakta kaldım. Aklımda kimlik kavramı, kişilik, özgürlük.

        Ne çok kimliğimiz var. Ve “insan olma” kimliği dışında olanlar, gerçekten de vicdanımıza pranga olabiliyor. Öyleyse önemli kararlar verirken en geneli, en basiti, en kapsayıcı olanını kullanmalı bu kimliklerden. Yapabiliyorsak sadece “insan” kimliği. Hatta mümkünse sadece ve sadece “canlı” kimliği. İnsan kimliği bile tek başına bizi hayvanlar ve bitkilerden kopartıyor. Cinsiyet kimliğini öne çıkarttığımızda kendi türümüzün yarısı uzaklaşıyor. Ulus kimliği, inanç kimliği, etnik köken kimliği, siyasi düşünce kimliği...

       Hepsi de soğuk kış günlerinde kat kat üzerimize giydiğimiz kıyafetler gibi. Muhakkak gerekli, kışta-karda dolaşırken. Ama yıl dört mevsim,  baharı-yazı da var bu gezegenin. Hem bazen kış ortasında bile ılık günler yaşayabiliyoruz. Dışarıda üşüdüğümüz birkaç saatten sonra sıcak bir mekana adım atabiliyoruz. Ya da hayat filmini  hızla ileriye sardığımız, hiç yaşanılası bulmadığımız anlarda sımsıcak bir ses duyabiliyoruz bir Can’dan. 

      “Yaratılanı severim, yaratandan ötürü” demiş, Yunus. Günümüz “çakma  hümanistlerinin”   sözde insan sevgilerini bile “ötürü”ye  bağlamalarına  kızan Hoca, çıtayı daha da yükseltiyor: “İnsan olan, bir ötürü şartı olmadan da sever.” diyor.

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/1/2010 - ÖZNE

        Bazı sabahlar durağa yürürken iyi bir zamanlama yakalıyorum. Tam ben parkın köşesine geldiğimde okunmaya başlıyor ve ana caddeye çıkana kadar metnin hepsini dinliyorum. Önce bir öğrenci söylüyor, sonra bütün okul tekrarlıyor. Kelime kelime, cümle cümle...Tıpkı yıllar öncesi benim de öğrenci olduğum okulda söylendiği gibi.

       Kulağımıza gelen her kelimenin beynimizde bir açılımı oluyor ister istemez. Hele de birer yargı ifade eden kelimeler bütünü cümleler dinliyorsak; bu açılım, bir  değerlendiremeye dönüşüyor. Sabah mahmurluğunu,  zindeliğe dönüştürme gayretiyle yürüyorsanız da; bu değerlendirmeler daha bir hızlı oluyor. 

      “Türküm, doğruyum, çalışkanım.”

      Dil aleminde öznesiz cümle olmadığı için burada da bir özne seçilmiş işte. Seçilmiş ve ilk bakışta kuru övgüler gibi görünen bir takım sıfatlarla epey bir yükümlülük altına sokulmuş öznemiz. Tarihinde “doğru söyleyeni, dokuz köyden kovarlar” atasözü olan bir kültürün mirasçıları için ne ağır bir sorumluluk “doğru” olmak. Ve Rönesansın, Aydınlanmanın ve Sanayi Devriminin epey gerisinde kalan bir coğrafyanın çocukları için ne zor bir yükümlülük “çalışkan” olmak. 

      “İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu milletimi özümden çok sevmektir.”

      Bakar mısınız ilkeye ve de bu ilkenin hayata geçirilmesini bekleyen ülkeye? Bu andı söyledikten otuz kırk sene sonra bile korunması gereken “küçükleri”, sadece okula yeni başlayan birinci sınıflar olarak algılayanların yönettiği bir ülke burası. İşsiz, asgari ücretli, emekli, köylü, küçük esnaf, memur gibi ekonomik bakımdan korunması-gözetilmesi gerekenlerden bihaber adamların siyasetçi olduğu bir ülke.

      “Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.”

       Bir toplum düşünün. Çocuklarına ilköğretim hayatında her gün ideal olarak “yükselmek ve ileri gitmek” kavramlarını söyletiyor. Yükselmek, ileri gitmek ha?!. Galiba bir gün tarihçiler bu ironik durumun detaylarını yazarken oldukça hüzünlenecek. Belki de bir toplumun, “ileri-geri” kavramlarını bu kadar çok kullanıp da hayatına geçiremeyişi, pek çok ülkede ders olarak okutulacak.

       “Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.”

       Ant içmek, yemin etmek. Galiba ettiği yemini, verdiği sözü yerine getirmeyen insanların çarpıldığı inancı doğru. Toplumsal hayatımızın her alanında yaşadığımız kronik çarpıklıklar, bunun sonucu olmalı. Sen kalk her gün, “açtığın yolda, gösterdiğin hedefte..” diye ant iç. Sonra da söz verdiğin, “büyük” dediğin, “ata” payesi verdiğin lider öldükten sonra o yoldan-hedeften hemen başka yöne sap.

      “Ne mutlu Türküm diyene!”

       Evet, yine geldik özneye. Son yıllarda işi gücü bıraktık bu özne üzerine didişiyoruz boyuna. Özneyi değiştirelim, şöyle yeni bir özne koyalım filan. Gerçi bu konuda çok ihmalimiz, aymazlığımız da oldu. Eğitimi büyük oranda formül-denklem basitliğinde sayısal özelliğe yükledik ama şu özneyi genç beyinlere bir türlü formüle edemedik. Öznemizin aslında “yetmişikibuçuk millet çarpı bin yıl bölü Anadolu” basitliğinde ve zenginliğinde olduğunu anlatamadık. Ama şu andın yüklediği sorumluluk ve geldiğimiz noktaya bakınca düşünmeden edemiyor insan. Verdiğimiz sözü, ettiğimiz yemini tutamayıp yediden yetmişe çarpılan insanlar yığını olarak bize ne denildiğinin fazla da bir önemi olmamalı artık. Özne, cümlenin tamamında bir anlam ifade eder.

       Cümlede yazılanlar hepten boşa çıktıysa, özneyi de unutun gitsin!

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/1/2010 - RUHİ SU'YA SELAM...

Ruhi Su - Üç Kız Bir Ana from Yılmaz İlker DEMİR on Vimeo.

      O kadar tok ve güçlü bir sesi daha önce hiç duymamıştım. Hani biliyordum erkek seslerinin en kalın olanına “bas” denildiğini ama bu ses, bu bambaşka bir şeydi. Hafta içi hemen her gün, okul çıkışı gelip Zafer Çarşısında öylesine dolaşırdım o vakitler. Yeni geldiğim bu şehirde okul dışında öğrendiğim ikinci mekandı burası. İşte orada bulunan bir kasetçiden geliyordu bu güçlü ses. Hemen içeri girip, çaktırmadan müzik setinde takılı kasetin üzerine baktım. Ve  o yıllarda kartal gibi keskin gözlerimle anında okudum : Ruhi Su. (*) Hiç yabancı gelmemişti isim ve hatta daha önce duymuştum da bir kaç kez. Ama sesi, sesi...

      Aldığım kaseti cebime koyup, iyi alışveriş yaptığına inanan yurdum insanı sevinciyle çıkarken dükkandan sesi gümbürdüyordu kulaklarımda :

       Benim kabem insandır.

       Hele hele nenni, dost nenni.

       Kuran da kurtaran da.

       İnsan oğlu insandır.

       Durakta otobüs beklerken dakikalar geçmek bilmiyor. Bir an önce şu otobüs gelse. Binip eve gitsem ve teybe takıp şu kasedi baştan sona dinlesem. Sonra bir daha dinlesem. Şu kaset kutusunun içinde katlanmış kağıda karınca duası gibi minik minik yazılan sözleri okusam. Hatta bazılarını defterimin bir köşesine yazsam. Sonra zihnime kazısam. Yetersiz sesimle evde kendi kendime söylesem. Otobüs biletini kantinde çaya tahvil edip tabana kuvvet yalnız yürüdüğüm Kurtuluş Parkından geçerken söylesem. Üçüncü mevki biletle, Polatlı’ya kadar ayakta gittiğim trenlerin sigara tüttürdüğüm pencerelerinde söylesem. Hafta sonları Musa Amcayla piyasanın en ucuzu Çubuk Şarabından içerken söylesem...

       Yaylasından inmişler üç kız bir ana

       İnmişler aman ağlarlar yana yana

       Karaları giymişler üç kız bir ana

       Giymişler aman ağlar yana yana

       Sokuldum yanlarına üç kız bir ana

       Demezler bana ağlarlar yana yana

 

      (*) “Mehmet Ruhi Su, 1912 yılında Van'da Ermeni bir ailenin mensubu olarak doğdu ve ailesini 1915'te kaybetti. Çocukluğunun geri kalan yıllarını, kendisini bir Müslüman olarak yetiştiren yoksul bir ailenin yanında ve daha sonra da öksüzler yurdunda geçirdi. 1927 yılında Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. 1931 yılında burayı bitirdi fakat askerlik kariyeri yapmadı. Adana Öğretmen Okulu'nda okurken, Ankara'ya Müzik Öğretmen Okulu'na (Musiki Muallim Mektebi) girmeyi başardı. 1942'de Ankara Devlet Konservatuarı'nın Şan Bölümü'nü bitirdi. Aynı yıllarda sırasıyla Ankara Cebeci İkinci Ortaokulu'nda, sonra Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde müzik öğretmenliği yaptı. Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’na seçildi, konservetuarın opera bölümünde okudu ve daha sonra da Devlet Operası'nda çalıştı. Devlet Operası sanatçısı olarak, Bastien und Bastienne, Satılmış Nişanlı, Madame Butterfly, Fidelio, Tosca, Yarasa Opereti, Aşk İksiri, Rigoletto, Figaro'nun Düğünü, Maskeli Balo ve Konsolos gibi operalarda rol aldı. Türk Opera Sanatı'nın temelinde Ruhi Su'nun katkısı büyüktür. Ankara Radyosu'nda onbeş günde bir yayınlanan türkü programları düzenledi; Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi`nde büyük bir koro oluşturdu. Aldığı klasik batı müziği eğitimi, ömrü boyunca kendini adadığı türkülerin yorum ve icrasına yaklaşımının kurumsal temelini oluşturdu. Ruhi Su, sosyalist dünya görüşü nedeniyle 1952-1957 yılları arasında 1951 TKP tevkifatı dolayısı ile hapis yattı. 1960'ta İstanbul'da Taksim Belediye Gazinosu'nda sahneye çıkan Ruhi Su, bir yandan da halk türkülerini kaydedip, arşivleme görevini üstlendi. Bu arada radyoda da 'Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor' anonsuyla sunulan bir radyo programı yaptı. Bu programlardan birinde söylediği "Serdari Halimiz Böyle N'olacak? Kısa çöp uzundan hakkın alacak" türküsü nedeniyle radyodaki işine son verildi. Söylediği türkülerdeki siyasi vurgular yüzünden aleyhinde kampanyalar başlatılan ve işini kaybeden sanatçı, türküleri derleyip, yeniden yorumlama işine kendi başına devam etti. 1975'te Sümeyra Çakır'la birlikte Dostlar Korosu’nu kurdu. 1978'den sonra ürettiği kasetlerle halk müziğinin, yaygınlaşmasına büyük katkıda bulundu. Aydınlara türkü dinlemeyi öğreten kişi olarak da bilinir. Ruhi Su, 12 Eylül yönetiminin engellemeleri yüzünden yurtdışında tedavi şansı bulamadı ve 20 Eylül 1985'te öldü. Mezarı İstanbul Zincirlikuyu'dadır. Ruhi Su'nun cenaze törenine binlerce kişi katıldı ve cenaze 12 Eylül döneminin ilk büyük kitle gösterisi haline dönüştü. Naaşı Şişli Camii'nden itibaren kitlenin omuzlarına alınarak, türküler ve sloganlar eşliğinde yürüyüşe geçildi. Kitlenin önü İETT garajı önünde o dönemin Terörle Mücadele Şube Müdür ve Asayişten Sorumlu Emn.Md.Yrdcısı Mehmet Ağar yönetimindeki polis tarafından kesildi. Kitle, uyarıları dinlemeyip zayıf polis barikatını aşarak yürüyüşüne devam etti. Kalabalık, Mecidiyeköy'den katılımlarla birlikte on binlere ulaştı. Cenaze yürüyüşü sırasında ve mezarlıkta gözaltına alınan 163 kişi İstanbul siyasi şubede ve 1. Ordu Cankurtaran Trafik İnzibat Bölüğüne ait eski bir binada 15 gün süreyle gözaltında tutuldu. Sıkıyönetim Komutanlığı'nın kararıyle serbest bırakıldılar. [1] Kendisi Alevi Deyişlerini okumuş, Pir Sultan'ın, Hatayi'nin ve diğer ozanların deyişlerini yorumlamıştır. Nazım Hikmet'in şiirlerini ilk besteleyenlerdendir. 1957'de hapisteyken söylediği Mahsusmahal adlı türküsüyle ünlendi. Ruhi Su'nun sesini korumadaki hassasiyeti hakkında pek çok anlatı vardır. Bunlara göre Ruhi Su, sesine zarar vermemek için kuruyemiş ve çamaşır suyundan uzak dururmuş. Sorulduğunda, sesini korumadaki bu hassasiyetinin sanata ve dinleyenlere saygısından kaynaklandığını ifade edermiş. Ruhi Su, ölümüne kadar 16 tane 45'lik plak, 11 uzunçalar çıkardı. Ölümünden sonra kurulan Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı aracılığıyla eşi Sıdıka Su (ölüm 18 Ekim 2006) ve oğlu Ilgın Su özel arşivlerdeki ses kayıtlarından yararlanarak plak, kaset vve CD üretimini sürdürdüler. Vakfın merkezi Beyoğlu, İstanbul'dadır...” / VİKİPEDİA

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/1/2010 - MAHREMİN OLMADAN ASLA!

     “Suudi Arabistan Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Suudi Arabistan'a gerçekleştireceği üç günlük resmî gezisi için beraberinde götüreceği gazetecilerden Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca'ya, yanında erkek olmadığı gerekçesiyle vize izni vermedi. Habertürk'ün haberine göre büyükelçiliğin, Karaca'nın eşinin ya da babasının 'muvafakatnamesine' ihtiyaç duyulduğunu söylemesi üzerine tepki gösteren Karaca, "Bu yaştan sonra babamdan ya da kocamdan izin alamam" diyerek vize talebini geri çekti ve geziye katılmaktan vazgeçti. 1996'da ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher ile birlikte Milliyet muhabiri olarak Suudi Arabistan'a giden Yasemin Çongar ise, "O geziye katılan kadın gazetecilerden, Müslüman olsun olmasın, koca ya da baba onayı istenmemiş, hatta baş örtme zorunluluğu da Amerikan Dışişleri'nin ricası üzerine uygulanmamıştı" diyor. Nihal Bengisu Karaca, Suudilerin tutumuna, "Bence Peygamber'in kemikleri sızlıyor" ifadeleriyle tepki gösterdi.”/Zaman Gazetesi.

       “Üstadımız Hazretlerinin (*) tam karşı koltuğunda oturan Ayşe Cevahir Ablamız kendisine hal hatır ettiği zaman ona kiminle geldiğini, yani mahreminin kim olduğunu sordular, Ayşe Ablamız kardeşinin oğluyla geldiğini söyleyince de çocuğun yaşını sordular. Ondört yaşında olduğunu öğrenince de memnuniyetini ifade ettiler...Daha sonra yemek servisi başlayınca Üstadımız, ‘Ben kadın hostesin verdiği yemeği yemem, erkek verirse alın’ buyurdular...” Gavs-ı Azam ve Sahibu’z Zaman Mahmut Efendi Hazretlerinin Şam-ı Şerif Ziyaretleri / Arifan Dergisi Temmuz 2009 Sayısı

       Gerek Zaman Gazetesinden bugün alıntıladığım üstteki yazı ve gerekse Arifan Dergisinden arşivime kopyaladığım alttaki yazı aslında çok daha uzun ve traji-komik paragraflarla dolu. Sabahtan beri her iki yazının da orijinal metinlerini birkaç kez okudum. Kiminiz “bunca gündem içinde Nihal Bengisu Hanımın derdi seni mi gerdi?” diyebilirsiniz. Ama yeni yılın ilk pazarında bu tuhaf konuda yazmadan edemedim işte.

       Evet, Suudiler Nihal Bengisu Hanıma gerçekten ayıp etmişler. Bir kadın gazeteciye, kocasından veya babasından izin almak gibi gurur kırıcı bir uygulamaya tabi tutmuşlar. Neden öteden beri bu tip ayıplar, ya “Vahabi” sapkınlığı içindeki Suudilere ya da 1979 yılından beri İran’ı yöneten  “Şii Mollalara” fatura edilir? Hafız Esad’ın Suriye’si, Saddam Hüseyin’in Irak’ı gibi “Baas Rejimlerinin” egemen olduğu ülkelerde; Habip Burgiba’nın Tunus’u, Hüsnü Mübarek’in Mısır’ı gibi “otoriter” liderlerin egemen olduğu ülkelerde ya da Laik Türkiye Cumhuriyetinde böyle uygulamalar hiç yaşanmazda ondan.

       Bir kadına “yanında mahremi” olmak mecburiyeti veya kocadan-babadan izin almak zorunluluğu ne kadar onur kırıcı. 1979’da İran’da başlayıp günümüzde  Afganistan, Sudan, Somali  gibi ülkelerde  yaygınlaşan örtünme mecburiyeti de yine çok onur kırıcı bir başka ayıp uygulama.

      Tabi, Nihal Bengisu Hanım gibi yazarlar  için ayıpların en büyüğü, inanca uygun giyimlerine (türban gibi) getirilen kamusal alan sınırlamaları olmuştur. Yıllarca bu inanç paralelinde giyinmek ve yaşamak konusunda mücadele etmişlerdir. Ama işte bu inanç olayını bireysel olarak yaşamanın ötesine taşıdığınızda da bir gün böyle uygulamalarla karşılaşmanız muhtemel.

       Nasıl ki sen, “inancım gereği” diyerek bir talepte bulunuyorsun ve bunu haklı kılmak için “ayet, hadis, sünnet” gibi bazı kaynakları gösteriyorsan; seninle aynı dine inanan ama o dini senden farklı yorumlayan bir başkası da “yanında mahremi olmayan kadını” geri çevirme hakkını aynı dini kaynakları referans göstererek yapıyor. Sen nasıl, “pantolon-bluz" giymek yetmez,  üzerine türbanımı takmazsam günah işlerim” inancını taşıyorsan; bir başkası da senin bu giyiminin üzerinde ilaveten çarşaf, burka gibi bir örtü olmazsa günahkar olunduğuna inanıyor.

       Gerçi atlantik ötesinden kotarılan, “ılımlı”- “fundemantalist” ayrıştırma projeleri hepimizin malumu. Milenyumun ilk on yılında dinlerarası diyaloglar, medeniyetler ittifakı tam gaz epey yol aldı. Ama yine de Büyük Ortadoğu Projesi birkaç on yılda bitecek gibi görünmüyor. Bu amerikan pirincinden yapılan pilavın çok su kaldıracağını da düşünmek lazım. İşte Irak, gözümüzün önünde canlı bir örnek. Baasçı Saddam’ı devirip demokrasi getirdi, Sam Amca. Ülke, şii-sünni mollalar ile kürt “melleler” arasında kaosa yelken açtı. Sonra Coniler, Afganistan’a el attı. Taliban, her geçen gün komşu Pakistan’ı da içine çeken şeriatçı bir yapıyı hakim kılıyor. Sudan, Somali, Malezya, Bengaldeş, Hamas’ın Filistin’i. Hani şu Mısır’a biraz demokrasi getireyim diye bir el atsa ABD; iki sene de Müslüman Kardeşler Örgütü kendi anlayışlarını Kuzey Afrikaya egemen kılabilirler.

       Belki de bir süre sonra, zihinsel faaliyetlerinin % 90’ını inanç eksenli giyinip kuşanmaya heba eden Nihal Bengisu Hanım gibilerin, bir kadın olarak yeryüzünde gidip görebilecekleri tek bir İslam Ülkesi kalmayabilir. Nihal Bengisu Karaca  hanım gibi Laik Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı milyonlarca kadın, burkasız, çarşafsız  ve  “mahremsiz” hiçbir İslam Ülkesine adım dahi atamayabilir. Tabi mahremleri Warren Christopher gibi isimler olan Yasemin Çongar ve kankileri istisna.

 

(*) Mahmut Efendi Hazretlerinin başında bulunduğu tarikatın faaliyetlerine ilişkin inceleme başlatan Erzincan Cumhuriyet Savcısına önce Cemil Çiçek tarafından uyarı telefon açıldığı; daha sonra da 26 yıl hapis istemiyle hakkında dava açıldığını ve bu incelemede görev yapan Mit ve Jandarmadan bazı çalışanların tutuklandığını basından okuduk. Tabi bu gelişmelere ilişkin  Nihal Bengisu Karaca hanım gibilerden ve Yasemin Çongar hanım gibilerden tek satır okumadık. Galiba mahremlerinden izin-icazet alamadılar.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

31/12/2009 - YA ÇIKARSA!?

       Kuzey Ege veya Güney Marmara’da bir dönüm tarıma elverişli toprak parçası.

      Öyle denize sıfır, deniz manzaralı filan değil; sadece baharın erken, kışın geç geleceği bir ılımanlık. Bir de günbatımında oturup,  maviliklerin kızıla dönüşmesini uzaktan da olsa görmek...

      Planını kendi ellerimle çizeceğim kesme taştan tek katlı bir küçük ev. Minik bir ekmek fırını, üç beş tavukluk bir kümes. Bir sıra mısır, bir sıra ayçiçeği ve bir sıra meyve ağacının üç cephesini belirlediği bahçe. Kol gücüyle açılmış karıklarda; patates, soğan, domates, fasülye, kabak, patlıcan, salatalık, biber, marul, maydanoz...

      Tabi, önce toprağı tanımak lazım. Numune alıp, analizleri yaptırmak ve  işin uzmanlarıyla görüşmek. Bu toprakta ne yetişir, ne yetişmez? En zayıf yetişme ihtimali olan bitki türü üzerinde bile düşünmek. Sonra işin tohum ve fide kısmı için kafa yormak. Hormona bulaşmamışları, genetiğiyle henüz oynanmamışları gidip ücra köylerden bulmak. Ticari kaygımız olmadığı için sabırla, inatla denemek.

       Ne internet bağlantısı, ne cep telefonu; acil haberleşmeler için kullanılabilecek  eski modellerden kablolu bir telefon. Hani şu siyah renkte olup, “zııırrrnn” diye çalanlardan. Tamamen fonksiyonel özelliklerde ve kullanımı zorunlu olanlardan yeterli sayıda ev eşyası. Rahatlığı ön planda tutan, basit ve sağlam mobilyalar. İklime ve coğrafyaya uygun türden basit kılık-kıyafet. Kullanmasını becerebildiğim ve hakkını vererek kullanacağım türden alet-edavat, araç, gereç...Gazete ve haber sitesi okuyarak geçen sürelere ikame edilecek miktarda güncelden uzak çeşitli konularda kitaplar.

      Belki hayvancılıktan anlayan bir komşum olur. İneği için bahçemin bir bölümüne yonca ekerim. Ayrıca sebze, meyve artıkları da değerlenir. Böylelikle gübrenin bir kısmını da ortak kullanırız. Yoğurt ve peynir alıp,  yetiştirdiğim sebzelerden veririm. Trampa Ekonomisi uyguladığımız için Karşılaştırmalı Üstünlüklere dayalı  dış ticaret dengesizliği gibi bir sorunumuz da olmaz...

      Bunca yıldır şehrin gürültüsüyle dolan kulaklarım, toprağın sessizliğinde kısa sürede kendine gelecektir. Belki gün boyunca duyacağım tek yüksek ses, arsız bir saksağanın şakırdaması olacak.

      Bahçe tarımına ilişkin bildiğim en eski şey, güneş batıp hava karadıktan sonra sulandığı. Başta karıncalar olmak üzere pek çok toprak sakininin yuvalarına çekildiği saatler. Toprağın sessizliğinin suyun büyülü sesiyle bozulduğu, toprağın suyu zevkle içtiği dakikalar. Toprakla suyun buluştuğu, bu gezegende hayatın işte bu kadar basit ve bu kadar muhteşem olduğu anlar.

       En tutunamayanın bile yaşamın bir yerinden tutunduğu anlar...

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/12/2009 - KOZMİK AFET

      Haftasonları hayat, diğer günlere göre biraz daha geç başlıyor. Kahvaltı masasından kalkışımız saat 10’u buluyor genellikle. Belki daha da uzun sürebilir ama en geç 10:30’da evden çıkmamız gerek. Tırtıllar üç aydır yüzmeye gidiyor; birisi şifa, diğeri sefa niyetine.

 

       Havuzdan çıkmalarına beş on dakika kala tribünlerden inip soyunma odalarının önünde bekliyorum. Atatürk’ü kürek çekerken gösteren bir resim var girişte. Saçları rüzgardan dağılmış, yüzünde mutlu bir ifade. Mutlu Atatürk. Birden aklıma, “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü geliyor. O sırada çocuklar gelip soyunma odalarına giriyorlar ve tesis bahçesindeki 10-15 dakikalık bekleme turlarım başlıyor. Başım önde turluyorum, kahverengiye dönüşmüş yaprak yığınları üzerinde.  Yıllar önce asabi bir liberal yazmıştı; “Kardeşim, sen hiç duydun mu ‘Ne mutlu İtalyan’ım diyene’ gibi bir saçmalık?!”

 

       Bir ulus kimliğine sahip olunduğu için mutlu olmak? Hani bir sürü sorun, dert var ama yine de salt bir aidiyet duygusuyla mutlu olmak? Acaba tarihsel, kültürel zenginliğin üzerine kurulu bir üst kimlik  mutluluğu mu? Bence  öyle. Hatta bunun bir formülü de olmalı. Şu yaprakları iteleyip, ıslak toprağın üzerine; Türk eşittir yetmişikibuçuk millet çarpı bin yıl bölü “...Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket...” biçiminde yazabilirim.

 

       Payda bir adımlık mesafeye güzelce sığar ama paya yazacağım 72,5 millet, yüzme havuzunun bahçesinden caddeye kadar taşabilir.    Gerçekten de bu “kısrak başı” coğrafya parçasının üzerinden ne çok kavimler gelip geçmiş. Ne çok halk gelip bu topraklara renk katmış, zenginlik katmış. Dünyanın başka hiçbir yerinde olmayan insan çeşitliliği burada var. Mesela şu soyunma odalarından çıkan çocuklar, ne kadar birbirinden farklı tiplerde. Dış görünümleri, sanki uluslar arası bir yarışma için değişik ülkelerden gelmiş çocuklar gibi. Her birinin soyağacında ne çok farklılık, ne çok zenginlik vardır. Bu kadar çeşitliliği bizim dışımızda belki bir ABD’de görebilirsiniz ama onlarından çarpılacak süreleri bin yılın epey altında. Ve üstelik ne “kısrak başı” gibi bir vatanları, ne de vatanını bu kadar güzel anlatan şairleri var...

 

      Eve dönüş yolundayız ve radyoda yine can alıcı önemli haberler. Operasyon, mahkeme kararı, arama, gizli belge, derin devlet, güç savaşı...Devletin en gizli, en girilmez denilen yerleri, en bilinmez sayılan yönleri konuşuluyor. Kozmik Oda adı verilen yerler bile içine girilip, aranır olmuş. Demokrasi ve açık toplum dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

 

       Aklıma 11 Eylül Saldırıları sonrası demokrasinin beşiğinde yaşanılan kapalılık geliyor. Hani şu bir yolcu uçağının içine dalıp havaya uçurduğu Pentagon enkazına ilişkin açıklamalar. Uçağa ait el kadar bir parçanın bile bulanamadığı ama uçağın içindeki teröristlerden birsinin pasaportunun bulunduğu Pentogan. Sonra kozmik kelimesine kafam takılıyor. Rusça olmalı, kozmonot kelimesinin türetildiği bir kelime. Aklıma birden Metin Akpınar ve Devekuşu Kabare geliyor. Metin Akpınar’ın canlandırdığı şu “Egeli Köylü” repliği. Şehirli gençlerin “yıldız kayması” üzerine yaptıkları; şu bildik, “dilek tut, kabul olur” duygusal heyecanlarına Egeli Köylünün bilimsel açıklaması:

 

       -Aslında yıldızlar gaymeyo, Yokarlarda bi yerlerde kozmik bi afet oleyo. Yıldızlardan biri daşını düşereyo. O daş geleyo, atmosfere gireyo... Düşeye, sürtüneyo, gızeyo...Yumuşeyo...Vücusi oleyo...

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/12/2009 - ESKİSİNDEN BİN BETER

      “İnsanı’ı ‘tek gülen canlı’ diye tanımlarlar. Oysa bizde ‘gülmek’ pek makbul sayılmaz. 1935-36 yıllarında, ‘kendilerini Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda çağdaş uygarlık düzeyine’ erişmişliğin ilk örnekleri olarak gören bayan öğretmenler; ilk okullardaki sınıflarda, kıkırdayıp gülen küçük öğrencileri:-Karı gibi gülme, diye azarlarlardı.” Çetin Altan/Milliyet 

 

      “Karı gibi gülme!”  azarlaması ile “Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda çağdaş uygarlık düzeyine erişmişlik” arasında bir ilinti kurmak nasıl bir duyguyla açıklanabilir? Acaba bu ülke tarihinde gülen birisine, “karı gibi gülme!” diye azarlayanların sosyolojik bir araştırması yapıldı ve en başat azarcılar bayan öğretmenler mi çıktı? Üstelik bu bayan öğretmenlerin hepsi de, kendilerini “Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda çağdaş uygarlık düzeyine erişmişliğin ilk örnekleri olarak görenler” arasından çıktı? Ve bu bayan öğretmenlerimiz, Cumhuriyet öncesi mahalle mekteplerinde içinden geldiği gibi gülen-kikirdeyen öğrencileri, “karı gibi gülme! diye  azarlamaya başladı?

 

       Olumsuz duygular içinde bana en kötüsü “kin duygusu” gelir. Kin, belki de biz insanların yakalanabileceği en amansız bir hastalık. İnsanı insan olmaktan çıkartan, kişinin bu olumsuz duyguyu hissettiği insan veya insanlardan çok kendisini yiyip bitiren bir dert. Hele de bir insan için “olgunluk” kabul edilen yaşlara ulaştıktan sonra hala kin duygusundan kurtulamamak? Ne zaman kindar bir insan görsem, birilerine karşı kin duyguları besleyen birisini tanısam; içimi tarifsiz bir karamsarlık kaplar. Hiç sevmediğim çaresizlik ve acıma duygularım gelip kafama çöreklenir. Böyle elim böğrümde, bir süre öylece kalırım.

 

       Çetin Altan, bu ülkede köşe yazarlığı yapan en eski kalemlerden birisidir. Bir dönem Türkiye İşçi Partisi saflarında politika da yapmıştır. Türk Solu, kendisine yıllar öncesi “dönek” payesi vermiş ve bu payeyi alan pek çok isim gibi günümüzün en muteber yazarlarındandır. Sosyalist olduğu dönemde yazdıklarını da, liberal olduktan sonra yazdıklarını da kısmen okudum. Yazdıklarını, söylediklerini beğenen olduğu kadar beğenmeyen de vardır. Bense beğenip-beğenmemenin ötesinde tuhaf bir iticilik bulmuşumdur, hazretin  satırlarında.

 

        Aziz Nesin, Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim kitabında Çetin Altan’la ilgili bir anısını şöyle anlatır:

 

      “İskele Gazinosu’nda içeriye oturduk. Rakı içmiyormuş. Çok şaşırdım. Hiç üstelemedim.

 

–Peki, az bir şey alayım, sana katılmak için... dedi.

 

        Şişe bitti. Birer duble, birer duble daha...İyice cıvıttı. Kimse kalmadı bizden başka. Sahibi incelik gösterip bizden izin isteyerek gitti. Çetin bir türlü kalkmak bilmez. Eskisinden bin beter, boyuna ukalalık ediyor. İki oğlundan yakınıyor. Aralarında baba-oğul, yazar rekabeti başlamış, gizini-mizini ortaya döküyor..."

 

       Aziz Nesin, ne kadar güzel anlatmış, bir rakı masasındaki izlenimlerini. Özellikle de “Eskisinden bin beter.” tespiti cuk oturmuş. Tıpkı Uğur Mumcu’nun, yıllar öncesinden  Ahmet ve Mehmet Altan için yaptığı “liberal tosunlar” tespiti gibi.   

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->
Ücretsiz Online Ziyaretçi Sayacı

Hakkımda

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler




Site Meter