DİYALEKTİK KOMEDYA

17/6/2009 - AKIL-VİCDAN TUTULMALARI


      Western filmlerinde çok sık işlenen bir sahne vardır. Otuz kırk kişilik öfkeli kalabalık, kasabada işlenen bir suçun zanlısını hemen ipe çekmek için harekete geçer. Ellerinde urganla sokağa dökülüp, bağıra çağıra ortalığı inletirler. Sanık konumunda bulunan şüphelinin hayatı, sağduyulu bir şerifin linç kıtasına karşı koyma becerisine bağlıdır.

      Ülkemizde de zaman zaman, adli veya siyasi olayda böyle “linç kıtaları” ortaya çıkar. Ne zaman böyle linç kıtalarının öfkesini, televizyon ekranlarında izlesem; bu öfkeye sebep olan suç ve suçludan çok, linç girişiminde bulunan insanlardan korkarım. Cinayet, tecavüz veya terör olaylarında mağdur yakınlarının duygusal öfkesini bir yere kadar anlayabilirim. Ancak, sınırlı sayıdaki mağdur yakını dışında olan ve  bu tür linç kıtalarının asıl vurucu gücünü oluşturanların öfke ve şiddet duygularını hiç anlayamam. Bana bir tür aklın ve vicdanın tutulduğu anlar gibi gelir, linç sahneleri. Kendi kendime sorarım: “Hadi o zanlı gerçekten suçluysa zaten cezalandırılacak. Peki bu linç kıtalarının, linç etme arzularını nasıl frenleyeceğiz? Bu kıtalarda yeralan bir insanla,  aynı sokağı, aynı işyerini, aynı şehri, aynı ülkeyi paylaşmak bizim için büyük bir risk değil mi?”

      Ülkemizde son yıllarda, daha önce pek alışık olmadığımız türde ve şiddette seri linç kampanyaları görüyoruz. Her birisi iyi eğitim görmüş, eli kalem tutan, gazeteci ve de yazar olarak bilinen onlarca insanın içinde bulunduğu bir linç kıtası.  İşaret fişeği atılır atılmaz, hep birlikte aynı istikamette koşmaya başlayan kadınlı-erkekli bir hazır kıta.

      Üç gün önce de yeni bir işaret fişeği daha atıldı ve hücum başladı. Linçciler de her zaman yaptıkları gibi ilk gün darağacını kurdular ve ikinci gün içlerinden bazıları, kendi meşreplerince “acaba?”  demeye başladı. İşte bu kıtanın en önde koşanlarından bir hanım yazar, bugünkü köşesinde dört ayrı senaryo üzerinden “acaba” sorgulaması yapmış. Yazarımız,  dört senaryosunun üçünde, linçlerini meşru kılacak bir adalet ve vicdan anlayışını anlatıyor yazısında. Ama birinci/başat senaryosu ile linç coşkularını söndürecek dördüncü senaryoya ilişkin değerlendirmeleri gerçekten dehşet boyutta. Ve bir insanın, bir gazetecinin; ne kadar objektiflikten ve vicdan duygusundan uzaklaşarak, böyle linç kıtalarında yer aldığını göstermesi bakımından önemli.

      Yazarımızın 1. senaryosu doğru çıkarsa, yani sözkonusu belge gerçek ve emir-komuta zinciri bilgisinde hazırlanmış ise: “Başbuğ’un görevden alınması çağrılarını haklı kılmakla kalmaz, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emir-komuta zinciri altında bir bütün olarak hastalandığını, kirlendiğini, çürümeye yüz tuttuğunu düşünmemizi gerektirir. Ve bu, Türkiye’nin istisnasız her vatandaşı için korkutucu bir senaryodur.”

      Yazarımızın 4. senaryosu  doğru çıkarsa, yani söz konusu belge bir başka çevre tarafından düzmece olarak hazırlanmış ise : “Gülen cemaati başta olmak üzere, toplumun dindar kesimlerini de bir bütün olarak çok ağır ve haksız bir töhmet altında bırakır.” 

      Ne diyelim?

      İnşallah, Yasemin Çongar’ın 4. senaryosu tutmaz ve bu belge düzmece çıkmaz da; sözü edilen cemaat, “çok ağır ve haksız” bir töhmet altında kalmaz.
   

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/6/2009 - MEMLEKETİMDEN PAŞA-GAZETECİ MANZARALARI

         İleride Genelkurmay Başkanı olabilecekken emekliye ayrılan komutan, (Bir gazeteci için en muteber (!), en dürüst(!), en objektif(!), en güvenilir(!) bilgi kaynağı; “ileride bir şey olabilecekken, olamayan zevatın içinden çıkar. Ama haberin girişinde bunu afişe ederseniz, yaptığınız haber ancak bizim gibi ülkelerde gündemi sallar.) AKP ve Gülen karşıtı eylem planını hazırlayan ekip hakkında Orgeneral Başbuğ'u iki kez uyardığını söyledi. (‘İlker’i Uyardım’ başlığı ikinci uyarı galiba. Üçüncüsü daha amiyane olabilirdi.)  Önceki gün telefonum çaldığında, karşımda tanıdık bir isim vardı. Askerliğimi yaptığım dönemde tanıştığım, emekli bir Orgeneral'in çok yakın bir akrabası, uzun bir dönemdir beklediğim haberi verdi. (Acar gazetecilik böyle bir şey işte. Sabreden derviş muradına eriyor mutlaka. Yeter ki bağlantıyı sağlayacak bir asker arkadaşınız olsun.) Paşa benimle görüşmek istiyordu. "Şehir dışında programları var. Mümkünse bugün" dedi. (Siyasal konjonktür uygunsa, paşa paşa ayağınıza gelir en önemli haber kaynakları) Hemen kabul ettim. Aslında Orgeneral'le daha önce görüşme planımız vardı. Yakın akrabası, askerlik yaptığımız dönemde kendisine, benimle birlikte aynı ilde askerlik yaptığından bahsetmiş, Paşa da askerlik sonrası benimle görüşmek istediğini ona iletmişti. (Ulan ne paşalar varmış. Gazeteci bir an önce teskere alsa da gidip bir içimi döksem. Acaba şu ikbalimi elimden alanların ipliğini pazara çıkartsam diye heyecandan yanıp tutuşan kaç paşa vardır?) Paşayla görüşmek ve tanışmak önceki güne kısmet oldu. (Hani, ben de inanırım, bu nasip-kısmet işine amma velakin bu kısmet epey tasarlanmış. Bilhassa paşa tarafı çok önceden kafaya koymuş gibi sanki.)  Görüşmemiz yaklaşık 45 dakika sürdü. İlk 15 dakikamız, Tarafın yaptığı haberler ve karargâhta tanıdığımız "ortak" birkaç isim üzerineydi. (Karargaha bak yavrum ya. Aksiyon Dergisinden yetişen, Taraf Gazetesinde semiren  gazetecilerin yol geçen hanı gibi. Valla Bülent Arınç haklı. Bu karargahla savaşa girsen, düşmana pek gerek kalmaz gibi.) Tahmin edeceğiniz gibi, Genelkurmay Harekât Başkanlığı'nda hazırlandığı iddia edilen "İrticayla Mücadele Eylem Planı" ilk konuşulan konuydu. Önceki Askeri Şura'lardan birinde emekliye sevk edilen (Yaa anladık mevzuyu. Niye gereksiz tekrar edersin, paşanın süküt u hayalini? E bari şuranın yılını ver de, birkaç gün önceden öğrenelim boynu bükük paşamızın kim olduğunu.) bu isim söze: "Plandan haberim var" diye başladı. (Abi ben burada koptum. Hani kabul ediyorum; paşamın acısı derin, paşamın hakkı yenmiş, paşam dertli, paşam öfkeli...Ama ilk kez görüştüğün bir gazeteciye, böyle kafadan bodoslama anlatılmaz ki her şey. Bari birazcık işin raconuna uygun bir ispiyonaj, istihbarat paylaşımı olsaydı. Hani, gazeteci biraz uğraşıp da ağzından laf alsaydı. Biraz işin zevkine varsaydınız.Ne bileyim, böyle pat diye pek ani olmuş.)  Ocak 2009'da hazırlıklarına başlandığını söylediği plandan, şubat ayında haberdar olmuş. Haberi kendisine ulaştıran isimler ise eski silah arkadaşları. (Hey yavrum bee. Arkadaşlık dediğin böyle olacak işte. Silah arkadaşları ha?! West Point koridorlarında mı öğrendiniz böyle arkadaşlık dayanışmasını?) Benzer senaryolar içeren başka raporların varlığından da söz etti görüşmemizde. "Benzer senaryolar" hakkında ayrıntıya girmemeyi tercih etti. (Dedik ya paşanın ikbali kesilmiş,  paşa da dert çooook. Paşa da anlatacak malzeme çooooook) İlk görüşmemiz olduğu için de konuyu fazla üstelemedim. (E buldun cevher damarını, üstelemene gerek yok ki. Sen zaten üstelemezsen de paşa anlatacak sana. Bakalım daha neler anlatacak. Belki gün gelecek, üç kuruşla açtırdığın ağzı, beş kuruşla kapatamayacaksın. Ama biliyorsun, paşa dertli. Paşanın içi yanmış, ileride şey olamamış işte)    Görüşmemizde bu rapora dayanak olan ve 2003 yılında hazırlanan iki ayrı rapordan da bahsetti. Raporların bir örneğini de incelemem için bana verdi. (Bu paşa artık duramaz. İstese de duramaz artık.) "Paşam, bu raporları bana vermekle suç işlemiyor musunuz?" sorumu, "Kanunsuz işler ne zamandan beri devletin gizli belgesi oldu?" cümlesiyle cevapladı. (Paşa, bir kere yakmış köprüleri. Düşünsenize, bu paşanın savaşta görev yaptığını. Güler misin, ağlar mısın?) Yarın Tarafta ele alacağımız bu raporun, ayrıntılarına da girdi. Paşayla 45 dakika süren görüşmemizde yalnızca İrticayla Mücadele Eylem Planı'nı konuşmadık. Emekliye sevk edilmesiyle ilgili yaşadığı bazı hatıraları, "yazılmamak kaydıyla" benimle paylaştı. (Ahh canım yaa. Bence bu hatıralar 45 dakikaya filan sığmaz. Münasip bir kanalda reality show türünde bir yapımda ele alınsa bu ‘ileride şey olamama’ hatıraları ve izlesek aylarca.)”Mehmet Baransu/TARAF

  

http://www.taraf.com.tr/haber/35690.htm

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/6/2009 - THE GOOD, THE BAD AND THE UGLY

        İyi, Kötü ve Çirkin.

       Senaryosu, oyuncuları ve özellikle müziğiyle eşsiz bir klasik. En az on kez izlediğim halde, yine izlemekten zevk alacağım bir baş yapıt. Ne çok ıslıkla çalmışımdır, o harika melodiyi.

       Filmin ana teması, insanların para için birbirleriyle mücadelesidir. İyi, kötü ve çirkin tiplemelerindeki üç insanın paylaşım kavgası. Clint Easwood’un canlandırdığı “İyi” karakteri, ucuz filmlerde görünen mutlak iyi “esas oğlan”dan; Lee Van Clif’in oynadığı “kötü” de, mutlak kötü adamdan oldukça farklıdır.

       Belli bir kalite düzeyini tutturan filmlerde bu kriterleri çok açık görürüz. Bilhassa “kötü” tiplemesi özenli seçilir. Kötü, öncelikle zeki bir kötüdür. Asla “salak” bir kötü adam izlemezsiniz. İyi adam da asla “melek” gibi karakterize edilmez...

       Yıllar önce ünlü bir sinema eleştirmeninden; “Eğer bir filmin iyi karakteri, bütün iyilikleri üzerinde toplayan adamsa. Yakışıklı, güçlü, iyi kalpli, iyi dövüşen, iyi sevişen, dürüst, namuslu, adil, merhametli, hep haklı olan biriyse. Kötü adam diye sunulan da her türlü melaneti üzerinde taşıyan kötülüğü yüzüne vurmuş bir tipse. O film, ucuz bir senaryo ve özensiz bir oyunculuk ürünüdür...” satırlarını okumuştum.

      Ülkemizde son yıllarda, western filmlerinin düello sahnelerindeki gibi gergin günler yaşıyoruz.  Hatta gazeteleri okurken, “İyi, Kötü ve Çirkin”  filminin müziğini ıslıkla çaldığım bile oluyor.

        Gittikçe iyiler, o kadar iyi; kötüler, o kadar kötü olarak görünüyor ki. İyiler, rollerini öyle güzel oynuyorlar; kötüler, her geçen gün öyle berbat duruma düşüyorlar ki. Demokrasi cephesinin Clint Easwood’ları öyle usta atışlar yapıp; Lee Van Clif’leri  öyle madara ediyorlar ki. Senaryo ucuz da olsa, oyuncular epey gayretli. Replikler, harfiyen yerine getiriliyor.

Yazılan her satır:     


http://haber.vatanim.com.tr/haberdetay.asp?Newsid=232151&Categoryid=1


mutlaka sahneye konuluyor:


http://www.taraf.com.tr/haber/35523.htm


       İyi adam, aylar öncesinden kötünün zihninden geçenleri okuyor. Hatta kalkıp bunu deşifre ediyor. Ama kötü adam, harfiyen bu salak rolü oynuyor. Artık bu filmde iyi-kötü tiplemeleri değil; iyi ve salak tiplemelerinin oynandığı çok açık.

        Ne yapalım, senaryo böyle yazılmış.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/6/2009 - WHAT HAPPENED?



       Kahvaltıdan sonra oturup tıkladım “Explorer”ı. Pek çok insan gibi “dünden beri neler oldu dünyada” merakı. Üstteki manşeti görünce, canım hiçbir şeyi okumak istemedi. Hemen bilgisayarı kapatıp çıktım...

       Kitaplığın iki kapağını açıp bakmaya başladım, son alınan birkaçı hariç şeffaf naylonla kaplı kitap sırtlarına. Tarihte Neler Oldu? Gordon Childe. Sanırım soyadı yüzünden elim uzandı, alan yayıncılıktan çıkan ve benim 25 Kasım 1985 tarihini attığım bu kitaba. 

     Tarihte neler oldu? Orijinal adıyla, What Happened in History? 

     Bunu kaplarlarken naylonum bitmiş galiba ve ince, uyduruk bir naylonla kaplamışım. Ön sayfanın ortasından yırtılmış ve ince naylon soğan zarı gibi incelip pörsümüş...

     Yazar, Neolitik Barbarlık ve Paleotik Vahşet gibi esas bölümlere geçmeden, kısa ama  doyurucu bir tarih girişi sunuyor. İnsanların dili keşfetmesini, konuşarak iletişim kurmalarını çok güzel anlatıyor. Maymunun, uzun ve dar bir borunun içindeki muzu alabilmek için akıl yürüterek düşündüğünü. Sonra bulduğu bir dal parçası ile muzu borunun içinden çıkardığını. Yani, “maddi bir sınama ve yanılma sürecine başvurmaksızın” sorunları çözme yeteneğine sahip olduğunu. Ama bunu düşünüp, yapabilen bir maymunun zihninde sadece muz “resminin” imge olarak görülebildiğini; muzun bir “kelime” olarak maymun tarafından dille ifade edilemediğini. İnsanın ise muzu hem resim, hem de kelime olarak beyninde imgelediğini... 

     Nihayetinde insanın muz denilen nesne hakkında hem düşünebildiği, hem de konuşabildiğini vurgulayıp temel yargısını ifade eden cümlesini yazıyor, Gordon Childe: 

     Dil denilen toplumsal araç, insanın somutun tutsaklığından kurtuluşudur. 

     Acaba, şu hayvanlar alemi somutun tutsaklığından kurtulup dile gelseydi. Birkaç yüz kelimeyle de olsa konuşma yeteneğine sahip olsaydı. Bu gezegende şiddet ve öldürme ilkelliği, sadece biz insanlara özgü bir davranış biçimi olarak kalırdı? 

     Kesinlikle böyle olurdu. Yalnız biz öldürürdük. Biz kan dökerdik. Biz can alırdık. Ne çok seviyoruz öldürmeyi. Paleotik Vahşet Çağlarından onbinlerce yıl geçmesine rağmen; “somutun tutsaklığından” kurtulup iletişim kurabilme yeteneğimize, daha nice yetenekler katmamıza rağmen hala öldürüyoruz.

     En çok sevdiklerimiz kurban, en çok sevdiklerimiz katil. Kulaklarımda yıllar öncesinden kalan Ruhi Su Ezgisi: “Ölen ben, öldüren benden...”

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/6/2009 - EDEPLİ KISALTMALAR



     -Bizim yayın grubunun kısaltılmış adı BB Corporation’dur, BBC değil. BBC diyenler, ne yazık ki demokratik noktadaki etik kurallara uymadan, siyasi etiği hiçe sayarak, bunu edep dışı söylemektedirler, bu kadar açık ve ağır söylüyorum, 

     -Bizim teşkilatın kısaltılmış adı Cİ Agency’dir, CİA değil. CİA diyenler, ne yazık ki demokratik noktadaki etik kurallara uymadan, siyasi etiği hiçe sayarak, bunu edep dışı söylemektedirler, bu kadar açık ve ağır söylüyorum,

    -Bizim ülkemizin kısaltılmış adı US America’dır, USA değil. USA diyenler, ne yazık ki demokratik noktadaki etik kurallara uymadan, siyasi etiği hiçe sayarak, bunu edep dışı söylemektedirler, bu kadar açık ve ağır söylüyorum.

      -Bizim kuruluşun  kısaltılmış adı İM Fund’dur, İMF değil. İMF diyenler, ne yazık ki demokratik noktadaki etik kurallara uymadan, siyasi etiği hiçe sayarak, bunu edep dışı söylemektedirler, bu kadar açık ve ağır söylüyorum.

     -Bizim örgütün kısaltılmış adı NAT Organization’dur, NATO değil. NATO diyenler, ne yazık ki demokratik noktadaki etik kurallara uymadan, siyasi etiği hiçe sayarak, bunu edep dışı söylemektedirler, bu kadar açık ve ağır söylüyorum...

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/5/2009 - ÇİVİSİ ÇIKMIŞ DÜNYA



      Bazı şeyler vardır; dış görünüşü veya ambalajıyla insanı tavlar. Kitaplar da, etkileyici isimleriyle böyle çeker işte. Hele  yazarı, daha önce okuyup beğendiyseniz; hiç düşünmeden gidip alırsınız.

      Amin Maalouf, tarihi romanlarını severek okuduğum bir yazar; Çivisi Çıkmış Dünya’da, gayet etkileyici ve iddialı bir kitap ismi. Okudum. Ama beklentimi yüksek tuttuğumdan olsa gerek, kitap pek doyurucu gelmedi. Dünyanın hakikaten çivisi çıktığına ilişkin saptama da hemfikiriz. Ancak, çıkan yamuk çiviyi düzeltip, yeniden çakma konusunda Maalouf’un daha doyurucu şeyler söylemesini beklerdim.

      Yine de altı çizilecek güzel satırlar var kitapta. On birinci sayfada, “Benim derdim bambaşka...” ; kırk beşinci sayfada,  “Öncelikli özellikleri istikrar...” diye başlayan satırlar ve ikiyüz beşinci sayfadaki, “Öfkelerime ve kaygılarıma karşın, insanlık serüvenine hala hayranım; can ı gönülden seviyorum, kutlu sayıyorum ve meleklerin ya da hayvanların yaşamına hayatta değişmem onu. Bizler Prometheus’un çocuklarıyız, yaratıyı devam ettiren emanetçileriz, evreni yeniden biçimlendirme işine giriştik ve yukarıda yüce bir Yaradan varsa, onun öfkesine olduğu kadar, övüncünü de hak ediyoruz.” satırları gibi...

     Kitabın 211. sayfası ise miadı dolan bir tarihten bahsediyor. Maalouf, bu bitmesi gereken tarihe “Kabile Tarihi” adını veriyor. Artık uluslar, devletler, etnik yada dinsel topluluklar arasındaki savaşların bitmesi gerektiğini; “kutsal” kılıflara bürünmüş bencilliklerin sona ermesini diliyor. Bundan sonra uğruna savaşılması gereken şeyin sadece bilim ve etik değerler olduğunu vurguluyor. Amin Maalouf, “Bütün hastalıkları yenmek, yaşlanma sürecini yavaşlatmak, doğal ölümü on yıllarca, hatta belki günün birinde yüzyıllarca ötelemek...çocuklarımız ve onların çocuklarının uğruna seferber olmaları gereken fetihler yalnızca bunlardır.” diyor. Tam bu son cümleler üzerine düşünürken televizyonda bir genç, “bu fetih ruhu hiç bitmemeli” diyor. Yirmili yaşlarda bir genç adam. Havai fişekler atılan bir kutlama gecesinde, 556 yıl önce gerçekleşen bir fethin coşkusuyla konuşuyor. Işıl ışıl ve mutlu bir yüz ifadesiyle, “Bu fetih coşkusu, artarak sürmeli. Fetih ruhu hiç bitmemeli.” diyor.

      Maalouf, kitabının I. Bölümüne; “Aldatıcı Zaferler” başlığını atmış. Bu bölümde, “Arap-İslam alemi birdaha çıkmamacısına, tarihsel bir kuyuya gömüldükçe gömülüyor; bütün dünyaya karşı, batılılara, Ruslara, Çinlilerie Hintlilere, Yahudilere vb. ayrıca her şeyden önce kendisine karşı öfke duyuyor.” cümlesini yazmış. İleri sayfalarda da bu yargısının içini dolduran analizleri var. Sürekli yenilen, kaybeden, gerileyen, sömürülen bir coğrafyadan bahsediyor. 20. yüzyılın Atatürk, Musaddık, Nasır, Ben Bella, Sukarno, Nkrumah gibi umut veren liderlerini anlatıyor. Ama bu liderlere rağmen, Türkiye’nin, İran’ın, Mısır’ın, Cezayir’in, Endonezya’nın, Gana’nın 21. yüzyıla nasıl girdiklerinin altını çiziyor.

      Ne kadar hüzünlü bir cümlecik: “Bir daha çıkmamacasına, tarihsel bir kuyuya gömüldükçe gömülmek.”  

    20. yüzyıl fırsatlarını kaçırıp, 15. yüzyıldan teselli bulmak.

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/5/2009 - VENÜS PROJESİ




        “Bir kitap okudum, hayatım değişti.” 

       Fizyolojik ihtiyaçları ötesinde arayışlara giren, düşünmek için bilgilenmeye yönelen insanların çoğununun başına gelir. Kızamık, kabakulak veya suçiçeği gibi; entelektüel sürecin bir tür çocukluk hastalığıdır. Tek bir kitaptan veya bir yazardan, çok fazla etkilenmek. Bu bilgi kaynağını, düşünsel hayatının bir nevi “mürşidi” olarak algılamak. Söz konusu kaynağa, her kapıyı açan bir çilingir gibi yıllarca çok fazla işlev yüklemek. 

        Okul müfredatı dışında düzenli okumaya biraz geç başladım. Okuduklarım içinde önemlice kısmını, yarım bıraktım. Sonuna kadar okuduklarımın bir kısmını da, göz atarak tamamlayabildim. Üstüne üstlük bu okumalar, nicelik olarak da epey düşük sayıda kalınca; “bir kitap okudum, hayatım değişti” virüsüne, kudretten aşılı gibi bir direncim oluştu...

        Peki böyle aşılı bünyelerde keşfedilen bir kitap, bir yazar veya bir filmin nasıl etkisi oluyor? Örneğin : yeni keşfettiğim  ve bir bölümünü  üstte paylaştığım belgesel çalışmanın ne gibi etkisi oluyor?

        En baştan sonuna kadar, üç ayrı değerlendirme yaftası gelişi güzel dolanıyor zihnimde.

       Kah, Vizontele Filmindeki Deli Emin’in, televizyonu ilk gördüğünde; “Şerefsizim, benim de aklıma gelmişti bu...” cümlesindeki gibi HEMFİKİR oluyorum.

        Kah, yıllar önce hemfikir olup beyinciğime attığım bir “doğru” nun, zaman içinde epey yamulduğunu anlayıp YENİ FİKİR sahibi oluyorum.

       Kah, bana sunulan bilgi “allameyi cihan”dan da gelse; mevcut dağarcığımın keyfiyetiyle “RED ETME” hakkımı kullanıyorum.

       Her şeye rağmen, öğrenilen bilgilerin paylaşıldıkça zenginleştiğine inandığım için de; Zeitgeist Üçlemesinin diğer iki bölümüne erişebileceğiniz linki sunuyorum.


http://zeitgeistmovie.com/
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/5/2009 - DR. TÜRKAN SAYLAN



        Cüzzam kelimesi, Arapça'da "elin kesilmesi, parmakların düşmesi" anlamına gelen "cezem" kökünden geliyormuş... İnsanlık tarihinin en eski hastalıklarından olup; Tevrat, İncil ve Kuran’da adı çokça geçermiş... İncil’in peygamberinin bu hastalığa karşı da bir takım mucizevi iyileştirmeler yaptığı rivayet olunurmuş. Kuran’ın peygamberi ise tedaviden ziyade, önleyici hekimlik konusunda yol göstermiş..."Meczûm ile aranda bir mızrak boyu olduğu halde konuş" buyurmuş. "Cüzzamlının yüzüne uzun uzadıya bakmayınız" demiş Hatta kendisine biat etmek üzere Medine'ye gelmekte olan Sakit kabilesinden bir heyetin içinde cüzzamlı birinin bulunduğunu haber alınca, "Geri dön, biz senin biatını kabul ettik" diye haber bile göndermiş... Özellikle Haçlı seferleri sırasında çok yaygınlaşan ve bütün Orta Çağ boyunca dünyanın en korkunç hastalığı olarak kabul edilen cüzzamın tarihçesinin ilk çağlara kadar uzadığı bilinmekte imiş... Emme velakin ilk defa nerede ortaya çıktığı tespit edilememiş. Ol sebepten dolayı da Avrupa'da XV. yüzyıla kadar, tedavi edilmesi gereken bir hastalık değil, Allah'ın bir gazabı olarak görülmüş... Müslümanlar ise  her musibetin insanın başına Allah'ın takdiriyle geldiğine inanırmış...

         Cüzzam Hastalığına ilişkin yukarıdaki satırları, Sızıntı Dergisinden özetledim. Epeyce uzun bir yazı olduğu için kendimce önemli ve altı çizilecek cümleleri aldım. 

       Yazı, uzun olmasına uzundu ama ülkemizde bu hastalıkla mücadeleye ömrünü adayan birisinden tek satır yoktu. Tek bir satır. O eksiği de bir kaç satırla ben gidermek istedim. İşte eksik kalan bir kaç satır:

        Cüzzam, işte böyle tarihsel süreçten geçip 20. yüzyıla kadar gelmiş. Bundan 30-40 yıl öncesi ülkemizde de önemli sayıda cüzzam hastası varmış. Tabi, bizim de  bu hastalıkla mücadele eden doktorlarımız varmış. Bunlardan birisi de Türkan Saylan’mış. Türkan Saylan. Şu en üstte fotoğrafı olan kız. Ne kadar güzelmiş, belik saçları. Yüzünün aydınlığı. Hele bakışlarındaki derinlik. İşte bu kızın da, cüzzam  hastalığına karşı yürütülen mücadelede  bir katkısı olmuş. Hani öyle mucizevi iyileştirmeler yapamamış tabi. Uzun yıllar süren çalışmalarla tedavi etmiş cüzzam hastalarını. Hastalarınca çok sevinle bir doktormuş, Türkan Saylan.  Hatta bazı hastalarına dokunduğu, sarıldığı filan da rivayet ediliyor. Evet, bu ülkede Türkan Saylan isimli bir kız varmış. Okumuş, doktor olmuş ve cüzzamlı hastalara bakmış. Hem de o derin bakışlarıyla, hem de uzun uzun...



Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/5/2009 - D-ÖZLEM



       Cevap Anahtarı, 14. soruda “C” demiş. Oysa ilk on üç soruda ve sonraki sorularda kendileriyle hemfikirdik. Bu soruda farklı bir şık diyor, Cevap Anahtarı. Bu sorunun cevabı “Sevinç” ama siz “Özlem” işaretlemişsiniz, diyor.

       Yanlışımızı yüzümüze vuruyor güya. Ama bizi tanımıyor bu Cevap Anahtarı. Ona bir “yok yaaa!” çekeriz; vız gelir, tırıs gider. Bir kere yanlış filan değil bizim “D-Özlem” şıkkımız. Oraya koyduğumuz “Y” harfi de, “yok yaaa!” nın baş harfi sadece. Öncelikle, bu böyle bilinsin...

      Hem ne diyor soru da?  “Bu şiirin ana duygusu hangisidir?” diyor. Şiirin ana duygusunu bir yazan bilir, bir de o şiiri okuyan. Anladın mı, Cevap Anahtarı? Bak, öncelikle bunu öğren. Sonra da, sabah aç karna kan vermeye giden insanın duygularını öğreteyim sana. Hem de iki saat poliklinikte bekledikten sonra kan verip, 15 dakika sonra başlayacak sınava yetişme telaşını. Pediatrik Onkolojinin kantininde çok güzel poğaçalar satılıyor. Ama sınava yetişme telaşından  çok hızlı gidince, yediğinden pek bir şey anlamıyor insan.

       Gerçi onkolojik bir durum yokmuş diye seviniyoruz ama önümüzdeki hafta da Nefroloji Polikliniği ile tanışacağız. Sonraki hafta da Ramotoloji...Bu değişik poliklinik isimleri belki biraz iyi gelir de; özlem-sevinç duygularımız yerli yerine oturur. Zira son bir yıldır, değişik hastanelerin hep aynı polikliniklere gitmekten biraz duygusal örselenmeye uğradık.. Ortopedi ve Travmatoloji. İsimleri bakar mısın, Cevap Anahtarı? Hele içeri girince, konuşulan-yazılan kelimeleri görsen bir görsen. Magnetik Rezonans, Tomografi, Mikrobiyoloji, Bakteriyoloji, Radyoloji...

       Ya Cevap Anahtarı, işte böyle.

      En iyisi gel, bu 14. sorunun doğru cevabının D şıkkı olduğunda anlaşalım seninle. Eğer bu konu Cahit Sıtkı’nın kulağına giderse, senin için pek de iyi olmaz. Çıkar gelir mezarından valla. Gelirken Dante'yi de getirir mi yanında, getirir valla.

      Olay sadece Türkçe sorularla sınırlı kalmayıp; Sosyal Bilgilere de taşarsa iş hepten büyür. Hele de inkılap tarihine ilişkin sorular var yaa. Şu sorudan çok kafa karıştırıcı manzumeye benzeyen paragrafları biliyorsun değil mi? Seçmeli cevaptan ziyade, ayağımızı çelmeye niyetli şıkları biliyorsun değil mi? Üstelik orada, seninle hemfikir olduk diye biz de okkanın altına gideriz.

      Gel Cevap Anahtarı, en iyisi şu 14. sorunun cevabının D-Özlem olduğunda anlaşalım seninle.

      Olur mu?
     

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/5/2009 - ELVEDA, ELVEDA RUMELİ



      İlk bölümlerini nasıl da heyecanla izlemiştim. Damdaki Kemancı Müzikalinin, güzel bir uyarlaması. Hemen hemen aynı tarihsel süreçte geçen olayların anlatımı. Ekim Devrimi öncesi Çarlık Rusyası ile Osmanlının son dönemleri. Çatırdayan imparatorluklar, sosyal dokularda çözülme, gelenek-modernite çatışması, her şeye rağmen ayakta kalan güzel insanlar.

     Çok isabetli bir tarih dilimi seçilmişti. Tarihi filmler denilince, her yüzyılın başında ve sonunda yaşananlara özel bir ilgim var. En güzel romanların ve filmlerin bu dönemlerden çıkması gerektiğine inanırım. Gerçi yazmaya henüz başlamadım ama “Vladimir”’i bitirir bitirmez, aynı gün bir yüz yıl daha geriye gidip “Alemdar”'a başlamayı düşünüyorum. Sonra aynı hızla bir yüz yıl daha geriye ve birkaç bin kilometre daha güneye ineriz. Sonuçta içinden alınacak kesitlerle birkaç saate indirilmeyi bekleyen, binlerce yıllık bir muazzam bir tarih hazinesi var...

      Evet, gerçekten çok beğeniyordum, Elveda Rumeli’nin ilk bölümlerini. Hatta izlerken, zihnimden hızlı ileri sarmalar yapıyor ve 1800 lü yılları bir çırpıda bitiriyordum. 20. Yüzyılın ilk on yılına damgasını vuran olayları görmek için heyecanlanıyordum. Abdülhamit ile İttihatçıların çekişmesi, Resne’li Niyazi, 31 Mart Olayları, Hareket Ordusunun İstanbul’a gelişi...

      Küçük Ev ve Kökler’in üzerinden otuz yıl geçmiş ve nihayet benim de izleyecek uzun soluklu bir dizim olmuştu. Başta Sütçü Ramiz olmak üzere, ana karakterler de gerçekten iyiydi. Ama nedense, senaryonun akışı  hızla bir kısır döngüye giriverdi. Başlardaki geniş tarihi perspektif kayboldu ve kişiler üzerine dayanan, sürekli kendini tekrar eden sıradan dizilere dönüştü. Tek kollu Dimitri’nin, dokuz canlı kötü adam tiplemesi; hain evlat Abdül’ün kabak tadı veren entrikaları ve ucuzun ucuzu son dakika yaralanmaları.

      Sonuç? İlk aylarda, baştan sona pür dikkat izlenen Pürsıçan sakinleri, gittikçe bölük pörçük izlenir oldu.

       –Bu Dimitri hala ölmedi mi ya?
       –Yok ölmedi. 
       –Ispanak Namık çıkınca, seslen bana.
       –Olur.
       –Ahaaa. Küçük kız mı vuruldu?
       –Yok yine Vahide vuruldu.
       –Kızçeleri korumak için öldü mü more?
       –Yok be. Ölmez Vahide...

      Yani bu kadar güzel malzeme, bu kadar kötü işlenir dedirtecek bir yavanlaşma süreci.

       Tabi böyle, ahkam kesmek kolay. Pek çok aklı başında sinemacı, dizi çekmenin kaliteden epey taviz vermeyi gerektirdiğini kabul eder. Normalde bir sinema filminin çekimi aylarca sürerken; adamlar her hafta bir film süresi kadar bölümler çekiyorlar. Bizim gibi evde pijama-terlik oturup, bir de sinema adına kalite isteyenleri memnun etmeleri zor tabi.

      Ayrıca bu senaryo yazma işi de epey değişmiş artık. Yıllar önce bir gazetenin açmış olduğu senaryo yarışmasından aklımda kalanlarla, bu dizilerin senaryo yazılımı arasında dağlar kadar fark var. Benim yukarıdaki senaryo yazma hayallerimde, kişinin oturup aylar sürecek bir çalışması söz konusu. Bir çizgiyle yukarıdan aşağıya ikiye bölünen sayfayı önüne alıp; sol tarafa mekanı, sağ tarafa ise diyalogları yazmak. Dizi filmlerde senaryo yazımı ise artık bir ekip işi olarak kotarılıyor. Kısıtlı sürede, yönetmenin istekleri doğrultusunda ve oyunun akışına paralel yazılan sipariş senaryolar.

       Neyse, yapılacak bir şey yok gibi. Elveda, Elveda Rumeli.  


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->


Hakkımda

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Kategori yok



Paco De Lucia_Vicente Amigo Noa - Paco De Lucia Gazeteler
İngilizce sözlük
wikipedia

Birdeliningünlüğü
yemekhikayeleri


Google

Site Meter