DİYALEKTİK KOMEDYA

2/7/2008 - DEMOKRASİ VE HUKUK


           

       Yaşadığımız gezegende ikiyüz küsur devlet var. Nüfusu bir milyarı geçen Çin’den, otuz-kırk bin insanın yaşadığı küçük ada ülkelerine kadar hemen hepsi Birleşmiş Milletler üyesi. Birleşmiş Milletler deyince, insanların aklına hemen Genel Sekreter gelir. Kore’li, Gana’lı, Mısır’lı, Peru’lu genel sekreterler. Kurulduğu 1945 yılından bu güne kadar, hep böyle ülkelerden genel sekreter seçilir. Zira bu görev, batılı büyük ülkelerden birisinin yapamayacağı bir kuklalıktır. Yakında belki bizden birisi de, genel sekreter olabilir.

       Birleşmiş Milletler Örgütünde bütün ipleri elinde tutan, Güvenlik Konseyidir. Güvenlik Konseyinin ipini de, “veto hakkı” olan  5 Daimi Üye (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin) tutar. Tabi bunların ipini de son yirmi beş yıldır tek başına Amerika tutuyor.

       Herhangi bir konuda iki yüz ülkenin, “evet” demesinin bir anlamı yoktur. Amerika tek başına “hayır” diyorsa o konu kabul edilmez. Burada mantık şudur: "Ben güçlüyüm arkadaş ve doğru olanı ben bilirim. Bu ikiyüz küsur ülkenin içinde bir sürü az gelişmiş, geri kalmış millet var. Eğer çoğunluğun dediğine bakacak olursak, bu yapıdan çok yanlış kararlar çıkabilir." Aynen, bizim Aysun Kayacı’nın “çobanın oyu-benim oyum” analizi gibi bir durum.

       İşte demokrasi dediğimiz şey böyle işler bu gezegende. Elinize bir kamera alıp gidin Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna ve bu ikiyüz ülkenin devlet başkanı ve başbakanına sorun; “Sizce bu işleyiş demokratik mi?” Hepsi, “Yes of course” diyecektir. Eğer bir liderden “No” kelimesini duyarsanız; ben de Dengir Mir Mehmet Fırat’a vokal yaparım, söz.   

      Tabi dünyanın her yerinde, Birleşmiş Milletlerde olduğu gibi kaba ve dobra görülmez bu demokratik işleyiş. Bir takım cici ve biçimsel mekanizmalarla gözler boyanır. Yeter ki “demukraasi” diyenler, her şeyi kendi iradelerinde sansınlar. Ama her şey güçlü olanın istediği gibi olsun. 

      Hadi kendimizce bir demokrasi tanımı yapalım.

      Demokrasi: Güçlü olanın dediğinin olduğu ama sanki tüm gücün halkta olduğunun sanıldığı bir rejimdir.

      ABD, 11 Eylül Saldırılarından sonra, başta Irak olmak üzere pek çok ülkeden binlerce şüpheliyi tutuklayıp götürüyor. Bu insanları,  Guantanemo gibi askeri üslerde, yıllarca sorguluyor. Peki Amerika’nın yaptığı bu uygulama “hukuk” kavramının neresine sığar?

       Bu soruyu da bir savcı iddianame hazırladığında, “hukuk katledildi”; başka bir savcı daha iddianame hazırlamadan gözaltı emri verdiğinde “hukuki sürece müdahale etmemek lazım” diyenlere sorun. 

       Hadi bir de “hukuk” tanımı yapalım kendimizce.

      Hukuk: Güçlünün istediği biçimde kararların çıktığı ama güçsüzün bunu “adalet” sandığı işleyiştir.

       Hukuk ve Demokrasi.

     Güçlü olduğun ve güçsüz olanı da “kendisinin güçlü” olduğuna inandırmayı becerdiğin sürece  güzel kavramlar.

      Peki ya beceremezsen?

      İkiyüz küsur ülkeyi yönetmeyi becerenler, seni de kendi ülkenin sekreteri yaparlar.

 

       

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/6/2008 - ASLAN MUSTAFAM

        

      Liberal solculardan Prof. Dr. Baskın Oran, CHP'nin Sosyalist Enternasyonal'den atılması için mektup yazdı. Gerekçe : CHP en gerici parti...
AK Parti Ankara milletvekili Haluk Özdalga da, Sosyalist Enternasyonal'e mektup yazarak, CHP'nin sosyal demokrasinin yüzkarası olduğunu öne sürdü ve CHP'nin atılmasını istedi./Zaman Gazetesi 

        Hasan Cemal, Perihan Mağden, Cengiz Çandar ve Altan Biraderler gibi nice “Liberal Solcu” ismin de;  CHP’nin, Sosyalist Enternasyonal’den atılmasını istediklerini biliyorum. Liberal Solcu değilim ama ben de CHP’nin Sosyalist Enternasyonel’den atılması gerektiğini düşünüyorum. 

        Gerçekten de CHP, Sosyal Enternasyonel’e yakışmıyor. Bu CHP,  Avrupalı “sosyal demokratların” ve bizdeki “liberal solcuların” yüzkarası bir parti. İngiliz İşçi Partisi, Alman Sosyal Demokrat Partisi, Fransız Sosyalist Partisi başta olmak üzere; ABD’nin Irak’ta bir milyon insanı öldürmesine destek veren Avrupa Solunun arasında ne işi var CHP’nin? Bu kadar “ilerici, solcu, sosyal demokrat ve de sosyalist” arasında işi yok “gerici” CHP’nin. 

       Son çeyrek yüzyılda herkes ama herkes “liberal” sıfatını takındı. Sam Amca, öyle kuvvetli ki gezegenimizde; milli görüşçülere, partiye kerkeran kürdistancılara, marx’ın bile bile solunda duranlara giydirdi “liberal” gömleği. Bir tek şu altı okçular beceremedi, “liberal” olmayı. 

       İstemedi değil, “beceremedi” diyorum. Aslında dünden razılardı; “devşirme dervişler” klavuzluğunda “liberal solcu” olmaya ama olmadı işte. 

      Şöyle bir durup bakın lütfen; “nasyonel” ve “enternasyonel” boyutta olup bitenlere. Mustafa’nın, ölüsü bile yetiyor galiba bazı şeylerin olmamasına.

 

 Dip Not :

Kenardan Geçeyim (Aman Aman)
Yol Sizin Olsun (Bir Danem Aman)
Ağular İçeyim (Aman Aman)
Bal Sizin Olsun (Bir Danem Aman)

Amanın Gel Gel Aslan Mustafam Gel
Haydi Gel Gel Garip Başlı Yarim Gel

Bozkır Dedikleri (Aman Aman)
Büyük Kasaba (Bir Danem Aman)
Sevilen Güzeller (Aman Aman)
Gelmez Hesaba (Bir Danem Aman)

Amanın Gel Gel Aslan Mustafam Gel
Haydi Gel Gel Garip Başlı Yarim Gel

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/6/2008 - ROBERT MUGABE



       İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, geçen hafta Newyork’da Zimbabve Devlet Başkanı Robert Mugabe'nin elini, "karanlıktan dolayı yanlışlıkla sıktığını" söyledi. Straw, "Orada bulunan birinin elini nezaket icabı sıktım. O elin sahibi Robert Mugabe'ymiş" dedi./Tüm Haberler 

        Zimbabve’yi ve Robert Mugabe’nin bağımsızlık mücadelesini, ilk kez Liderler Ansiklopedisinde okumuştum. İngiltere ve ABD’nin desteklediği beyaz azınlığa karşı yıllarca mücadele verdikten sonra 1980’de ülkesini bağımsızlık kazandırmış bir lider Mugabe.

        Dün NTV Radyoda, 1980’de bağımsızlık kahramanı olan Mugabe’yi, bu gün artık halkının % 47’sinin istemediğini dinledim. İlk yıllarda çok iyi giden ülke ekonomisi daha sonra bozulmuş. İşsizlik % 80 lere, enflasyon ise % 165.000 lere fırlamış. Tabi bunun sonucunda halkta huzursuzluk artmış ve geçenlerde yapılan başkanlık seçiminin birinci turunda  Mugabe % 43, rakibi ise % 47 oy almış. Bunun üzerine Mugabe devlet erkini rakibi üzerine yöneltmiş ve rakip de Hollanda Büyükelçiliğine sığınmış. ABD ve AB Mugabe’nin rakibini destekliyormuş...

        Bu haberi, pop kültürümüzle analiz edecek olursak:

-Ya Mugabe, bağımsızlık kahramanı olabilirsin ama bir yere kadar be oğlum. 28 yıldır iktidardasın ve ekonominin durumu ortada. Taş üstüne taş koyduğun(bambu kamışı üzerine bambu kamışı koyduğun) yok, memlekete bir çivi çaktığın (sarmaşık bağladığın daha münasip) yok. Bak işte, halk seni istemiyor. Necip Zimbabwe Milletinin sağduyusu sana teveccüh etmiyor artık. Milli irade, seni değil; rakibini devlet başkanı yapmak istiyor. Milletin iradesine karşı koyamazsın. Çekil artık. Yeter artık. Söz milletin. Bak, rakibin iktidara gelir gelmez; enflasyon pike yapıp düşecek. İmf ve Dünya Bankasından ülkene para akacak. Zimbabve, özgür dünyadaki muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkacak. Hatta 10 yıl içinde dünyanın 10 büyük ekonomisi içine girecek. Kongo havzasından, Zambezi Irmağına kadar emperyal vizyonun ve de misyonun olacak, gibi hükümlere varmamız çok kolay...

       Ancak mevcut pop kültüre, maydanoz olacak kadar tarih bilgimiz varsa; Afrika, Güney Asya ve Latin Amerikadaki bağımsızlık mücadelelerini ansiklopedik bilgi düzeyinde de olsa okumuşsak:

-Neden Zimbabve gibi ülkelerde, bağımsızlık mücadelesi veren kadrolar bir süre sonra başarısız oluyor? Neden bu ülkelerin düşmanı hep İngiltere ve Amerika oluyor? Neden bu ülkelerde muhalefeti hep AB ve ABD destekliyor? Neden bu ülkelerde muhalefete soyunanların, babaları veya dedeleri hep sömürge döneminin işbirlikçileri çıkıyor? Neden dünyada, ABD ve AB ile iyi geçinmeyen her ülkenin ekonomisi kötüye gidiyor? Bunların hepsi mi ekonomi yönetimini iyi bilmiyor? Neden AB ve ABD Zimbabve gibi ülkelere demokrasiyi(!) yerleştirmek için çok gayretkeşler. Batılılar, dedelerinin sömürgeleri olan bu ülkeleri çok mu seviyorlar? Dünyanın en büyük düşünürü yarışması düzenleyip, cemaatin örgütlü “tıklamaları” sonucu bir tarikat lideri açık ara şampiyon olunca içine düştükleri absürtlüğü ifade edecek kelime bulamayan batılı entelektüellerin; geri kalmış ülkelerdeki “demokrasi” ve “milli irade” kavramları hakkında samimi düşünceleri nedir ki? Neden böylesi durumlarda, AB veya ABD tezlerine karşı düşünmek; “üçüncü dünya diktatörleri” ile aynı safta olmak duygusuna kapılmamıza yol açıyor? 

        gibi, pek çok soru aklımıza gelebilir.

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/6/2008 - BEN ASLINDA FUTBOLU SEVERDİM




 

Türkiye Uyumadı, Avrupayı Uyutmadık (Hürriyet)

Hırvatları da Ağlattık (Milliyet)

Mucize Bizim İşimiz (Sabah)

Başbakanı da 70 milyonu da zıplattılar (Star)

Emine Hanım Ağladı (Vatan)

70 milyonun Duasıyla Kazanıldı (Zaman)

Viyana'yı Kuşattık (Vakit)

Viyana Düştü (Türkiye)

Viyana Kalsın Kupayı Getirin (Yeni Şafak)

Finale Finale, Viyananın Fethine (Hasan Cemal)

         Yeni taşındığımız mahallede boş bir arsa vardı. Hepside yaşça benden büyük 8-10 çocuk, üstlerindeki gömlek veya kazakları çıkartmış futbol oynuyorlar. Oturduğum duvarın üzerinden, varlığından yeni yeni haberdar olduğum bu oyunu izliyorum. Oynayan çocuklardan birisini babası çağırınca, bana seslendiler:


-Gel, onun yerine sen gir bizim takıma...

        Hemen onlar gibi pantolonumun paçalarını çoraplarımın içine sokup, üzerimdeki kazağı çıkarttım. Fakat kazağı içine soktuğum için kemer olmadan belimde duran pantolonum aşağı iniverdi. Üstelik benim üzerimde onlar gibi ince askılı atlet fanila yerine; annemin diktiği, yarım kollu ve dizlerime kadar inen bir "iç göynek" var. Görünen manzara karşısında, herkes gülmekten yerlere yıkıldı.  Tabi gülerken benim kızaran yüzümü fark eden birisi hemen susup diğerlerine müdahale etti:

-Gülmeyin lan !..

        Hakem filan olmadığı için bazı pozisyonlarda tartışma kaçınılmaz oluyor. Ama bu tartışmalar da çok fazla uzatılmıyor. Gollük pozisyonlarda bile "tamam lan, hamam parası olsun..." deyip yine aynı şevkle oyuna devam ediliyor. Rakip kalede girdiğim bir mücadele sonucunda top dışarı çıktı ve karşı takımdan olan çocuk hemen "aut" diye bağırdı. Ama top en son onun ayağına değmişti ve bir şey söylemem gerekiyordu:

-Hayıy, koyney koyney...

        Henüz "r" harfini telaffuz etmenin benim için mucize olduğu yıllar ve herkes yine gülmekten yerlerde.

–Tamam koçum, "koyney" olsun..

        Maçın sonlarına doğru çekilen bir şut kasıklarıma gelince de öyle bir viyaklamışım ki; benden çok şutu çeken çocuğun gözünden yaş geldi. Hemen koluma girip yerden kaldırdılar ve yandaki duvarın arkasına çişimi yapmamı istediler. Duvarın ön tarafından soruyorlar: "Koçum, nasıl oldun? Şişme filan var mı? ..larda bi şey yok de mi? E bu kadar sağlık durumumu merak eden abilerin gönlünü ferahlatmak lazım.

–Yok yok, tuyp gibiley…

         Evet, ben aslında futbolu severim. Belki yukarıdaki yazı gibi onlarca öykü/makale de yazabilirim. Ancak son yıllarda pek fazla ilgimi çekmiyor futbol. Özellikle de milli maçlar. Dün gece de silah seslerinden öğrendim kazandığımızı. Kahvaltı sonrası, ülke ve dünya gündemini öğrenmek için gazeteleri tıkladığımda da üstteki başlıkları gördüm. Birkaç iç sayfa ayrıntısını okuyunca da iyice sıkıldım.

        Erdoğan, terli terli Rüştü'yü öpmüş. Baykal, Terim'e sms çekmiş. Büyükanıt, üniformasını çıkartıp izlemiş. Cengiz Çandar'a göre de Fatih Terim şoven milliyetçi değil aslında bir "devrimciymiş."

        Var ya...

        Eğer bu takım Avrupa Şampiyonu olursa; kendi maaşı ile 550 milletvekilinin maaşını kıyaslayan Fatih Terim, tam bir "İmparator" olur. Sezar gibi gelip, parlamentoyu feshetse yeridir hani. Yok askeri darbe, yok yargı darbesi derken; alın size mimikleri bile cihana bedel bir İmparator.

         Yakışır mı?

         Yakışır.   
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/6/2008 - BABA OLMAK


 

             Bir erkek için dünyada en zor görev, “iyi bir baba” olmaktır. Anne, sabahtan akşama sevip okşasa da; akşam olunca mutlaka baba sevgisi ister minik yürekler.

         Sevgiye ilaveten, koruma-kollama da  beklenir. Baba yanında olunca hiçbir şeyden korkulmaz. Halbuki baba da korkar; karanlıktan, havlayan bir köpekten veya ıssız bir yoldan. Ama O, baba olduğu için korktuğunu asla belli etmez, edemez.

         Babanın cuzdanındaki para da hiç bitmez mesela. İster zengin olsun, ister fakir; bazen bir ay önceden, bazen sen kahvaltı ederken gidip sana vereceği parayı bulur. Başkaları için belki hiçbir özelliği olmayan bir adamdır. Şam babası, iskele babası gibi bir babadır. Yürürken bile kamburu çıkmış, başı önde yürür. Ama sen öğrendiğin en afili kelimeyi, bu yürüyüşü için söylersin bir akşam üstü: “Baba, çok karizmatik bir yürüyüşün var.” Sıkıysa senin yanında öyle “karizmatik” yürümesin artık o baba. 

         Anne gibi seni karnında taşımadığı için biraz mahçuptur baba. Anne gibi bağrına basıp süt veremediği için biraz eziktir. Ama ömür boyu kucağında yatabilirsin. Hatta tırnakların batsa da “gık” demez. 

         Çünkü o “Baba”dır.

Yorum (11) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/6/2008 - EL SIKIŞMA


 

        Üstteki kabartma, M.Ö. II. yüzyıla ait olup Antiochos ile mitolojik tanrılardan Herakles’in el sıkışma sahnesi tasvir edilmiştir. El sıkmanın tarihi bu kadar eskilere gitmekle birlikte, insanlar arasında yaygınlaşması son iki yüzyıl da gerçekleşmiştir. Tabi bazı topluluklarda, hala karşı cinsler arası el sıkışmaya çekince koyanlar da mevcuttur...

       İki gündür aldığımız, Protokol Eğitiminin en neşeli bölümü de bu “el sıkma” konusuydu. Tarih boyunca sultanlar, sıradan insanlara eteklerini; üst kademede bulunan insanlara ise ellerini öptürürlermiş. Bu nedenle el sıkışmak, eşitler arası bir selamlaşma ve yakınlaşma ritüeliymiş. Ancak devlet başkanları, başbakanlar veya bakanlar arası el sıkışma söz konusu olduğunda; üstü kapalı da olsa bir üstünlük kurma savaşı yaşanırmış.

       Yakın tarihten çeşitli el sıkışma fotoğrafları ile bu durumu tüm açıklığı ile gördük. İki ülke lideri karşılıklı el sıkışırken, yani bir eşitlik durumu sergilenmek üzereyken birisi pat diye sol elini de uzatıp diğerinin elini iki eli arasına alıyorsa; “bana bak, ben senin elini sıkıyorum ama ben büyük ve güçlü ülkeyim.” mesajını verirmiş. Diğer lider de bu cinliği bilecek kadar, bu konularda eğitimli ise hemen sol elini karşındakinin dirseğine, omzuna veya sırtına atıp; “bana bak, ben de en az senin kadar güçlü bir ülkeyim.” dermiş.

        Konuyu uygulamalı olarak anlatmak isteyen Hocamız, kendisine partner olarak bizim Canan’ı seçti. Önce karşılıklı el sıkıştılar. Hoca, bu 1-1 lik eşitliği bozmasını isteyince de Canan sol eliyle adamın elini yakaladı ve Hoca:

-İki biiir...

        Sonra Hoca, elini uzatıp Canan’ın dirseğini tutunca da bağırdı:

-Üüüç ikiiiii...

       Oturduğum yerden laf attım:

-Bunun dört üçü yok mu?

       Canan, leb demeden leblebiyi havada kaptı ve sol elini uzatıp Hoca’dan bir makas alıverdi. Hoca:

-Beş üüç, beş üüüüççç...

       Salon yıkıldı.              

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/6/2008 - PROPAGANDA

http://video.eksenim.mynet.com/flvplayers/videopage19.swf?h=http://vi.mynet.com/video/&d=88/16/99116/99116&as=0&e=0&r=1&l=1&ru=http%253A%252F%252Fvideo.eksenim.mynet.com%252Fd_beckham20%252FMutlu_Ol_Bu_Bir_Emirdir%252F99116%252F

         Metin Akpınar ile rahmetli Kemal Sunal’ın birlikte oynadığı filmleri beğenerek izlemişimdir. Bu ikilinin bir tek filmini beğenemedim: Propaganda. Bu film bende; Sinan Çetin’in, sadece kısa reklam filmleri ve müzik klipleri için uygun bir yönetmen olacağı kanısını uyandırmıştı.

         Bizim türkülerimiz, şarkılarımız vardır. Özgün haliyle bozulmadan  çalınıp söylendiğinde müthiş keyifle dinlerim. Ayrıca bazı türkü ve şarkıların, aranje edilerek değişik biçimde yorumlanmaları da zevk verir. Ancak, Müzeyyen Senar'dan dinlediğimde beğendiğim bir şarkıyı; Bülent Ersoy'un arabesk yorumunda dinleyemem. Erkan Oğur, söylediğinde çok beğenmiştim, Şu Fıratın Suyu'nu ama aynı türküyü;  İbrahim Tatlıses'in gırtlak titretmeleriyle dinlemek bana işkence gibi gelir...

          Sanırım Mustafa Kemal’in de buna benzer bir müzik zevki vardı. Müziğimizdeki arabeske meyilli formları temizlemek, daha nitelikli ve evrensel olabilecek eserlerin önünü açmak istiyordu. Bu amaçla bir takım kısıtlama ve yasaklar getirdiğini biliyorum. Ama yaşadığı dönemde, Sinan Çetin’in “propaganda ettiği” gibi top yekün Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği yasaklamasına gittiğine inanmıyorum. Çünkü Mustafa Kemal, o dönemin sanatçılarını dinleyen; şarkılarla rakı içip, türkülerle zeybek oynayan bir insan.

         Tamam kabul ediyorum. Demokrat bir adam değil; ittihatçı kafadan gelen, tepeden inme devrimler yapan bir adam Mustafa Kemal. Ama o yıllarda bu işler böyle yapılırdı dünyanın çoğu yerinde. Üstelik Mustafa Kemal’de, yüzlerce yıl padişahın iki dudağı arasından çıkan söze biat etmiş bir toplumu yönetmeye çalışıyor...

         Ükemizde son yıllarda iyice alenileşen bir Anti-Mustafa Kemal  Propagandası var. Durduk yerde, Mustafa Kemal’e belden aşağı vurma modası bu.

          Mustafa Kemal öleli 70 yıl, emirleri unutulalı da 50 yıl  oldu.

          İnsanlara, imkan ve yetki veriyorsun. Beş yıl, on yıl, yirmi yıl geçiyor ama ortaYa dişe dokunur bir eser koyamıyorlar. Sonra da kalkıp Mustafa Kemal’e vuruyorlar.

         Mustafa Kemal, demiş ki halkına: "Mutlu Ol. Bu bir emirdir." Halkına türkü ve şarkıyı yasaklayıp, zorla çoksesli müzik dinletmiş bu Atatürk. İyi de, benim anlamadığım şu:

         Kimsenin sizi zorla "mutlu" etmeye çalıştığı filan yok artık. Kahtalı Mıçı'dan, Ankara'lı Turgut'a kadar binlerce müzik adamını da özgürce, dinliyorsunuz. Yani Atatürk karşıtı propaganda yaptırmaya hiç gerek yok bu ülkede.

          Hele de Sinan Çetin gibi yönetmenlere…

 

 

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/6/2008 - ZAHİD, BİZİ TAN EYLEME

 

Zahid bizi tan eyleme
Hak ismin okur dilimiz
Sakın efsane söyleme
Hazrete varır yolumuz

Sayılmayız parmağ ile
Tükenmeyiz kırmağ ile
Taşramızdan sormağ ile
Kimse bilmez ahvalimiz

Erenlerin çoktur yolu
Cümlesine dedik beli
Gören bizi sanar deli
Usludan yeğdir delimiz

Muhy-i ola sana himmet
Aşık isen cana minnet
Cümle alemlere rahmet
Saçar şu yoksul elimiz

Muhy-i

 

       Zahid : dünyaya sırtını dönmüş, onu elinin tersiyle itivermiş kişi demektir. Ancak, ‘Zahid’ kelimesinin tasavvufî terminolojideki anlamı biraz olumsuz biçimde “ham sofu, çiğ tavırlı dindar, dinin özünden ziyade şekilciliğiyle ilgilenen kişi, dediğim dedik bir dayatmacı”yı karşılar. Pişmek kelimesini hiç tanımamış, bilge tecrübelerden uzak, arif ve âşıklığın ne demek olduğunu anlamayacak kadar bağnaz ve dini dış görünüşünde göstermek üzerine tavizsiz hareket eden, daha giysi ve suretinin şeklinden başlayarak kendini zahire kaptırmış bir tiptir. Onun kendince doğruları vardır ve bunlardan taviz vermek, haşa dinden çıkmak gibidir. Muhtemelen böyle bir kişi dini temsil ederse din korkulacak bir yapıya sokulmuş, zahid de o evvelki güzel ve sevecen anlamını bırakıp asık suratlı, soğuk bir kılığa bürünmüş olur ki eskiler ona ‘’kaba sofu” derler./İlahiyat Forum

 

Tan Eylemek : Ayıplamak.

 

* * *

 

      Yüzlerce yıl öncesi Muhy-i, “tükenmeyiz kırmağ ile” demiş.

 

       Hatırla Sevgili Dzisinin finalinde, “kırılanların” sayısı da verildi. İdam, işkence ve sürgün rakamları bitiş jeneriğinde sunuldu.

 

       Gerçi izleyen sevgilinin’de; Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan kafasına, “zahiri” konular dışında bir şey taktığı yok artık.

 

       “Acaba” diyorum, kendi kendi kendime. Acaba, şu zahiri takıntılarını zulüm edebiyatı biçiminde sunan “Zahid”leri, çok değil; azıcık “tan eyleseydi” Netekim.

 

      Binde bir “kırılma” korkusu yaşasalardı Zahideler; bugünkü tablo nasıl olurdu? Sanırım, bir daha “tan eylenmemek” için avret örtüsünden bile vaz geçerlerdi.

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/6/2008 - TOTALİTER ANLAYIŞ

 

       Yolun kenarına park etmiş otomobillerin yanından yürürken, hemen sol  kapı camından hız göstergesine bakardık. Kimisi 160 km, kimisi 180 km. Arada bir de 200 km olan arabaya rastlarsak gözlerimiz faltaşı gibi açılır ve hayran hayran bakardık..

 

       Çocuk aklımızla hiç düşünmezdik, trafikte en fazla hızın 90 km olduğunu. Gerçi pek çok yetişkin aklın da hiç düşündüğü yok sanırım; otobanda bile 120 km den fazla yapılamayacağını. Bindiği arabanın gaz pedalına sonuna kadar basan akılları kast etmiyorum. O arabayı tasarlayıp üreten, mühendislik eğitimi almış akıllardan bahsediyorum.

 

        İşte bu nitelikli beyinler üretir; yüzlerce beygir gücünde, binlerce CC hacminde ve saatte 250-300 km hız yapacak biçimde otomobilleri. Sonra da bu otomobile binip trafik kuralları gereği belli bir hız limitine uyması beklenir her çaptaki beyinden.

 

        Otomobil sektörü için kapitalist ekonominin amiral gemisi denilebilir. Özellikle II. Dünya Savaşından sonra gerek üretim ve gerekse tüketim boyutuyla hayatımızda önemli bir yeri olan otomobil sektörü. Nice marka, sayısız model ve devasa üretim ölçeği ile tüketim toplumunun en önemli kırbaçlarından biri. Ne yiğitler bu kırbaç için yıllarca çalışıp emeklerinin karşılığını bu dört lastiğe harcadı. Neresinden baksan tam bir serbest piyasa kültü bu otomobil olgusu. Teknik donanımı da, pazarlama mantığı da, talep ve kullanılış biçimi de müthiş bir serbestlik içinde süregeldi.

 

        Benim gibi totaliter kafalar yön verseydi, bu otomobil üretimine acaba nasıl bir sonuç ortaya çıkardı?

 

        Galiba 1400 cc motor hacmini ve 60 beygir gücünü geçmeyen, 3 ileri 1 geri vitesli otomobiller olurdu sadece piyasada. Üçüncü viteste en fazla 120 km hıza ulaşabilen ve hatta şehir içinde de 60 km yi geçirtmeyen bir mekanizma mutlaka bulunurdu. 10 saniyede bir kitap cümlesi okuyamayan beyinlerin, o süre zarfında 100 km hıza ulaşma  eblehliklerini nasıl yok edebilirsiniz?

 

         Tabi ki totaliter teknolojik düzenlemelerle.

 

DİP NOT : Gelmiş geçmiş tüm otomobil markaları içinde işlevsellik, yaygın kullanım ve bir kültür yaratma bakımından Vosvos’ların ayrı bir yeri olmuştur. Bu güzel arabanın ilk modelleri, “Otoriter” Hitler Faşizmi yıllarında üretilmiştir. Otoriter anlayıştan kaçarken, serbestliği de başıboşluğa vardırmamak lazım. Kaba “otoriter” anlayış, bu arabayı tasarlayabiliyorsa; bilimsel “totaliter” anlayış, kim bilir ne arabalar yaratır.

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/6/2008 - İTTİHATÇI KAFASI

 

          Liberal ve İslamcı kesimden çok duyarsınız, “ittihatçı kafa” eleştirisini. İttihatçı kafa, batıdaki “jakoben” anlayışın bizdeki izdüşümüdür. Tepeden inmeci, dayatmacı ve halka rağmen halk için bir şeyler yapmak isteyen aydınları anlatır.

 

         Tarih boyunca dünyanın hemen her yerinde, sayıca az ama donanımlı olanlar; öncü rolünü oynamış ve “görünürdeki egemen çoğunluğa” çeki düzen verip, toplumu  dönüştürmüştür. Görünürdeki çoğunluk diyorum; zira asıl çoğunluk  her daim “rüzgar gülü” misali, seyirci konumunda kalmıştır. Bizim tarihimizde bu tür hareketlerin, batıya göre oldukça geç başladığını biliyoruz. Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın, II. Mahmut’u tahta çıkartması ile sonuçlanan silahlı müdahalesi bu işlerin miladı sayılabilir. Ama bu tür hareketlerin en yaygın ve etkili olanı İttihat ve Terak