Kuzey Ege veya Güney Marmara’da bir dönüm tarıma elverişli toprak parçası.
Öyle denize sıfır, deniz manzaralı filan değil; sadece baharın erken, kışın geç geleceği bir ılımanlık. Bir de günbatımında oturup,maviliklerin kızıla dönüşmesini uzaktan da olsa görmek...
Planını kendi ellerimle çizeceğim kesme taştan tek katlı bir küçük ev. Minik bir ekmek fırını, üç beş tavukluk bir kümes. Bir sıra mısır, bir sıra ayçiçeği ve bir sıra meyve ağacının üç cephesini belirlediği bahçe. Kol gücüyle açılmış karıklarda; patates, soğan, domates, fasülye, kabak, patlıcan, salatalık, biber, marul, maydanoz...
Tabi, önce toprağı tanımak lazım. Numune alıp, analizleri yaptırmak veişin uzmanlarıyla görüşmek. Bu toprakta ne yetişir, ne yetişmez? En zayıf yetişme ihtimali olan bitki türü üzerinde bile düşünmek. Sonra işin tohum ve fide kısmı için kafa yormak. Hormona bulaşmamışları, genetiğiyle henüz oynanmamışları gidip ücra köylerden bulmak. Ticari kaygımız olmadığı için sabırla, inatla denemek.
Ne internet bağlantısı, ne cep telefonu; acil haberleşmeler için kullanılabilecekeski modellerden kablolu bir telefon. Hani şu siyah renkte olup, “zııırrrnn” diye çalanlardan. Tamamen fonksiyonel özelliklerde ve kullanımı zorunlu olanlardan yeterli sayıda ev eşyası. Rahatlığı ön planda tutan, basit ve sağlam mobilyalar. İklime ve coğrafyaya uygun türden basit kılık-kıyafet. Kullanmasını becerebildiğim ve hakkını vererek kullanacağım türden alet-edavat, araç, gereç...Gazete ve haber sitesi okuyarak geçen sürelere ikame edilecek miktarda güncelden uzak çeşitli konularda kitaplar.
Belki hayvancılıktan anlayan bir komşum olur. İneği için bahçemin bir bölümüne yonca ekerim. Ayrıca sebze, meyve artıkları da değerlenir. Böylelikle gübrenin bir kısmını da ortak kullanırız. Yoğurt ve peynir alıp,yetiştirdiğim sebzelerden veririm. Trampa Ekonomisi uyguladığımız için Karşılaştırmalı Üstünlüklere dayalıdış ticaret dengesizliği gibi bir sorunumuz da olmaz...
Bunca yıldır şehrin gürültüsüyle dolan kulaklarım, toprağın sessizliğinde kısa sürede kendine gelecektir. Belki gün boyunca duyacağım tek yüksek ses, arsız bir saksağanın şakırdaması olacak.
Bahçe tarımına ilişkin bildiğim en eski şey, güneş batıp hava karadıktan sonra sulandığı. Başta karıncalar olmak üzere pek çok toprak sakininin yuvalarına çekildiği saatler. Toprağın sessizliğinin suyun büyülü sesiyle bozulduğu, toprağın suyu zevkle içtiği dakikalar. Toprakla suyun buluştuğu, bu gezegende hayatın işte bu kadar basit ve bu kadar muhteşem olduğu anlar.
En tutunamayanın bile yaşamın bir yerinden tutunduğu anlar...
Haftasonları hayat, diğer günlere göre biraz daha geç başlıyor. Kahvaltı masasından kalkışımız saat 10’u buluyor genellikle. Belki daha da uzun sürebilir ama en geç 10:30’da evden çıkmamız gerek. Tırtıllar üç aydır yüzmeye gidiyor; birisi şifa, diğeri sefa niyetine.
Havuzdan çıkmalarına beş on dakika kala tribünlerden inip soyunma odalarının önünde bekliyorum. Atatürk’ü kürek çekerken gösteren bir resim var girişte. Saçları rüzgardan dağılmış, yüzünde mutlu bir ifade. Mutlu Atatürk. Birden aklıma, “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü geliyor. O sırada çocuklar gelip soyunma odalarına giriyorlar ve tesis bahçesindeki 10-15 dakikalık bekleme turlarım başlıyor. Başım önde turluyorum, kahverengiye dönüşmüş yaprak yığınları üzerinde.Yıllar önce asabi bir liberal yazmıştı; “Kardeşim, sen hiç duydun mu ‘Ne mutlu İtalyan’ım diyene’ gibi bir saçmalık?!”
Bir ulus kimliğine sahip olunduğu için mutlu olmak? Hani bir sürü sorun, dert var ama yine de salt bir aidiyet duygusuyla mutlu olmak? Acaba tarihsel, kültürel zenginliğin üzerine kurulu bir üst kimlikmutluluğu mu? Bence öyle. Hatta bunun bir formülü de olmalı. Şu yaprakları iteleyip, ıslak toprağın üzerine; Türk eşittir yetmişikibuçuk millet çarpı bin yıl bölü “...Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket...” biçiminde yazabilirim.
Payda bir adımlık mesafeye güzelce sığar ama paya yazacağım 72,5 millet, yüzme havuzunun bahçesinden caddeye kadar taşabilir.Gerçekten de bu “kısrak başı” coğrafya parçasının üzerinden ne çok kavimler gelip geçmiş. Ne çok halk gelip bu topraklara renk katmış, zenginlik katmış. Dünyanın başka hiçbir yerinde olmayan insan çeşitliliği burada var. Mesela şu soyunma odalarından çıkan çocuklar, ne kadar birbirinden farklı tiplerde. Dış görünümleri, sanki uluslar arası bir yarışma için değişik ülkelerden gelmiş çocuklar gibi. Her birinin soyağacında ne çok farklılık, ne çok zenginlik vardır. Bu kadar çeşitliliği bizim dışımızda belki bir ABD’de görebilirsiniz ama onlarından çarpılacak süreleri bin yılın epey altında. Ve üstelik ne “kısrak başı” gibi bir vatanları, ne de vatanını bu kadar güzel anlatan şairleri var...
Eve dönüş yolundayız ve radyoda yine can alıcı önemli haberler. Operasyon, mahkeme kararı, arama, gizli belge, derin devlet, güç savaşı...Devletin en gizli, en girilmez denilen yerleri, en bilinmez sayılan yönleri konuşuluyor. Kozmik Oda adı verilen yerler bile içine girilip, aranır olmuş. Demokrasi ve açık toplum dedikleri böyle bir şey olsa gerek.
Aklıma 11 Eylül Saldırıları sonrası demokrasinin beşiğinde yaşanılan kapalılık geliyor. Hani şu bir yolcu uçağının içine dalıp havaya uçurduğu Pentagon enkazına ilişkin açıklamalar. Uçağa ait el kadar bir parçanın bile bulanamadığı ama uçağın içindeki teröristlerden birsinin pasaportunun bulunduğu Pentogan. Sonra kozmik kelimesine kafam takılıyor. Rusça olmalı, kozmonot kelimesinin türetildiği bir kelime. Aklıma birden Metin Akpınar ve Devekuşu Kabare geliyor. Metin Akpınar’ın canlandırdığı şu “Egeli Köylü” repliği. Şehirli gençlerin “yıldız kayması” üzerine yaptıkları; şu bildik, “dilek tut, kabul olur” duygusal heyecanlarına Egeli Köylünün bilimsel açıklaması:
-Aslında yıldızlar gaymeyo, Yokarlarda bi yerlerde kozmik bi afet oleyo. Yıldızlardan biri daşını düşereyo. O daş geleyo, atmosfere gireyo... Düşeye, sürtüneyo, gızeyo...Yumuşeyo...Vücusi oleyo...
“İnsanı’ı ‘tek gülen canlı’ diye tanımlarlar. Oysa bizde ‘gülmek’ pek makbul sayılmaz. 1935-36 yıllarında, ‘kendilerini Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda çağdaş uygarlık düzeyine’ erişmişliğin ilk örnekleri olarak gören bayan öğretmenler; ilk okullardaki sınıflarda, kıkırdayıp gülen küçük öğrencileri:-Karı gibi gülme, diye azarlarlardı.” Çetin Altan/Milliyet
“Karı gibi gülme!”azarlaması ile “Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda çağdaş uygarlık düzeyine erişmişlik” arasında bir ilinti kurmak nasıl bir duyguyla açıklanabilir? Acaba bu ülke tarihinde gülen birisine, “karı gibi gülme!” diye azarlayanların sosyolojik bir araştırması yapıldı ve en başat azarcılar bayan öğretmenler mi çıktı? Üstelik bu bayan öğretmenlerin hepsi de, kendilerini “Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda çağdaş uygarlık düzeyine erişmişliğin ilk örnekleri olarak görenler” arasından çıktı? Ve bu bayan öğretmenlerimiz, Cumhuriyet öncesi mahalle mekteplerinde içinden geldiği gibi gülen-kikirdeyen öğrencileri, “karı gibi gülme! diyeazarlamaya başladı?
Olumsuz duygular içinde bana en kötüsü “kin duygusu” gelir. Kin, belki de biz insanların yakalanabileceği en amansız bir hastalık. İnsanı insan olmaktan çıkartan, kişinin bu olumsuz duyguyu hissettiği insan veya insanlardan çok kendisini yiyip bitiren bir dert. Hele de bir insan için “olgunluk” kabul edilen yaşlara ulaştıktan sonra hala kin duygusundan kurtulamamak? Ne zaman kindar bir insan görsem, birilerine karşı kin duyguları besleyen birisini tanısam; içimi tarifsiz bir karamsarlık kaplar. Hiç sevmediğim çaresizlik ve acıma duygularım gelip kafama çöreklenir. Böyle elim böğrümde, bir süre öylece kalırım.
Çetin Altan, bu ülkede köşe yazarlığı yapan en eski kalemlerden birisidir. Bir dönem Türkiye İşçi Partisi saflarında politika da yapmıştır. Türk Solu, kendisine yıllar öncesi “dönek” payesi vermiş ve bu payeyi alan pek çok isim gibi günümüzün en muteber yazarlarındandır. Sosyalist olduğu dönemde yazdıklarını da, liberal olduktan sonra yazdıklarını da kısmen okudum. Yazdıklarını, söylediklerini beğenen olduğu kadar beğenmeyen de vardır. Bense beğenip-beğenmemenin ötesinde tuhaf bir iticilik bulmuşumdur, hazretin satırlarında.
Aziz Nesin, Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim kitabında Çetin Altan’la ilgili bir anısını şöyle anlatır:
“İskele Gazinosu’nda içeriye oturduk. Rakı içmiyormuş. Çok şaşırdım. Hiç üstelemedim.
–Peki, az bir şey alayım, sana katılmak için... dedi.
Şişe bitti. Birer duble, birer duble daha...İyice cıvıttı. Kimse kalmadı bizden başka. Sahibi incelik gösterip bizden izin isteyerek gitti. Çetin bir türlü kalkmak bilmez. Eskisinden bin beter, boyuna ukalalık ediyor. İki oğlundan yakınıyor. Aralarında baba-oğul, yazar rekabeti başlamış, gizini-mizini ortaya döküyor..."
Aziz Nesin, ne kadar güzel anlatmış, bir rakı masasındaki izlenimlerini. Özellikle de “Eskisinden bin beter.” tespiti cuk oturmuş. Tıpkı Uğur Mumcu’nun, yıllar öncesindenAhmet ve Mehmet Altan için yaptığı “liberal tosunlar” tespiti gibi.
Futbolda güçsüz bir takımın, kendisinden daha güçlü rakibini yenebileceğine ilişkin bir deyim vardır: “Saha düz, top yuvarlak.” Gerçekten de pek çok maçta bu deyimi doğrulayan sürpriz sonuçlar yaşanır. Fanatik taraftarlar dışında kalan futbolseverler, bu tür sürpriz maçları daha bir zevkle izler. Bu futbolseverler için önemli olan takımlardan birisinin kazanmasından ziyade ortaya iyi bir futbol konulmasıdır. Yeter ki oyun kuralına göre oynansın, yeter ki saha içi ve dışı “şiddet” olmasın.
Şike : Bir spor takımının, belli bir maddi menfaat karşılığında bilerek ve isteyerek karşı takıma yenilmesidir. Genellikle futbol takımları için söz konusudur. Anlaşılması, ortaya çıkartılması oldukça güçtür. Şike için parayı verip yenen takımdanveya parayı alıp yenilen takımdan birisi çıkıp itiraf etmedikçe de hesap sorulması imkansızdır.
Teşvik Primi : Çok fazla iddiası ve gücü olmayan bir spor takımına, rakibini yenmesi için başka bir takımın verdiği maddi desteğe “teşvik primi” denir. Söz konusu maç, teşvik primini alan takımdan çok teşvik primini veren diğer takım için önemlidir. Şike kadar olmasa da teşvik primi de sportmenlik dışıdır. Moda deyim ile spor etiğine aykırıdır.
Dün bir haber vardı, televizyon kanallarında. Bir albay ve bir binbaşı, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın evi civarında beklerken gözaltına alınmışlar. Binbaşı, Bülent Arınç’ın evinin krokisinin bulunduğu bir kağıt parçasını yutmak istemiş ama polisler ağzından almış.
Son iki yıldır tıpkısının aynısı şeklinde onlarca suikastçı-darbeci operasyonu yapıldı bu ülkede. Hemen hepsinde de krokililer, günlükler cepte-çekmecede yada bilgisayarda suçüstü yapıldı. Google Earth’ün amatör versiyonlarında bile evlerin balkonuna kadar görülebildiği bir dünyada, hala kağıt üzeri krokilerle dolaşan kurmay subaylarımız var. Yani ordumuz bilim ve teknikte, Nizam-ı Cedit ile Sekban-ı Cedit zamanlarında kalmış gibi görünüyor. Ordunun bu ahval ve şeraiti, demokrasimize yönelik darbe endişelerinin yersizliği bakımından sevindirici olmakla birlikte; dış güvenliğimiz açısından komedi film senaryolarını aşan boyutlara ulaştı.
Birkaç hafta önce Yılmaz Özdil’in köşesinde okudum. Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, taraftarı olduğu Fenerbahçe’nin durumuna çok üzülüyormuş. Takımda çok ciddi disiplinsizlik olduğunu söyleyen Büyükanıt, “Gerçekten çok üzülüyorum.” demiş. Yaşar Büyükanıt, 2007 seçimlerine kısa bir süre kala hükümete e-muhtıra vermiş ve demokrasi karşıtı bu sanal tepkisi de iktidar partisine hatırı sayılır bir oranda “kontr-darbe” katkısı sağlamıştı. Sonra Büyükanıt emekli olmuş ve alicenap hükümetimiz, kendisine sanal muhtıra veren Yaşar Paşa’ya trilyonluk bir audi hediye etmişti.
Daha sonra yaşanılanları hepimiz biliyoruz. Hiçbir ekonomik konunun gündeme dahi alınmadığı; ağzı laf yapanın, eli kalem tutanın darbecilere karşıdemokrasi mücahidi kesildiği bir ülke. Ha bire suikast krokileri, darbe eylem planları, dinleme kayıtları, andıç listeleri, imzalı belgeler...
Yani, ortada bir oyun oynandığı her geçen gün daha bir netleşiyor. Hem de futbol gibi oyun. Fanatik taraftarlar dışında kalanlar, henüz maç başlamadan kimin rahat kazanacağını tahmin ediyordu. Zira, kadrosu güçlü acar takımamuazzam bir “teşvik primi” de çok açık biçimde verilmişti. Ama bu kadar teşviğe rağmen bir de karşı takımdan şike bağlantıları yapıldığını kimse tahmin etmiyordu.
Evet, teşvik primi ödenen maçlar hiç anlaşılmaz. Şikeli maçlar da kolay kolay anlaşılmaz. Ama bir futbol maçında hem teşvik primi, hem de şike varsa; bir noktadan sonra oyunu, fanatik taraftarlar bile izlemez. Zira 49-0 gibi score board’lar, sadece Amerikan Futbolunda (*) görülür. Normal futbolda böyle “score” lu maçlara en “board” kafalılar bile isyan eder.
(*) Hani şu yıllarca filmlerde izlediğimiz halde ne menem şey olduğunu bir türlü anlayamadığımız oyun.
Doğuştan hiçbir zihinsel sorunu olmadığı halde, sonradan akıl melekelerini kaybetmiş insanlar hatırlıyorum. Böylelerini yakından tanıyanlar; “Garibi, döve döve salak ettiler...” diye açıklardı durumu. Uğradıkları bu şiddetten sonra aklını kullanamaz olup, ömrünün kalan kısmını biçare geçiren zavallı insanlar.
İşte bu ülkede nice insanı, sırf daha iyi yaşamak isteğini dile getirdi diye döve döve salak ettiler. Şu topraklarda; ekmeği daha adil paylaşmak, çalışacak bir iş bulmak, kaliteli eğitim ve sağlık hizmeti almak taleplerinde bulunanlar hep dövüldü yıllarca. Artık bu ülkede hemen hiç kimse bu tür talepleri için dövülmeyi göze alamıyor...
Üç gündür bakıyorum şu fotoğraflara ve bizim demokrasi pehlivanları bu tabloya ne diyecek diye tıklıyorum ; Taraf, Star, Zaman, Yenişafak, Sabah, Radikal, Türkiye. Hatta Odatv.Com önceki gün liste halinde dökmüş, bu konuya hangi gazetenin ne kadar yer verdiğini. Bense son yılların mangalda kül bırakmayan demokrasi pehlivanlarını ısrarla tıklıyorum. Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Altan Biraderler başta olmak üzere bilumum demokrasi pehlivanının köşesini tıklıyorum.
Sürekli ceberut devleti, orduyu, faşist Türkiye Cumhuriyetini yerden yere vuran pehlivanların görüşlerini merak ediyorum. Öyle ya insan haliyle merak ediyor; işten atılmak istemeyen işçilerin, polisçe Ankara’nın göbeğinde gaz bombalarıyla tarumar edilişi sözkonusu. Suratlarına biber gazı sıkılan insanların can havliyle, Abdi İpekçi Parkındaki buz gibi havuza dökülüşleri ekranlarda. Üstelik kendilerine destek vermeye gelen ve demokrasi pehlivanlarınca “halktan kopuk, elitler” diye eleştirilen milletvekilleri de işçilerle birlikte aynı şiddete maruz kalmışlar.
Ama bakıyorum malum demokrasi pehlivanlarının köşelerine, bu konuya ilişkin tek satırları bile yok. Hiç birinin gündeminde iş-aş talebinde bulunan insanlar yok. Bir Allahın günü de olmadı zaten. Bu pehlivanlar asla Abdi İpekçi Parkında dayak yiyen, suratlarına gaz sıkılan Tekel İşçilerini göremezler. Türkiye’nin doğusundan-batısından gelmiş ve sadece ekonomik-sosyal taleplerini dile getiren insanları görmez bizim pehlivanlar.Ne zamanki bu işçiler dayak yemekten salaklaşır ve çıkıp her biri kendince etnik ve inanç kimliğine sarılır. Bu dünyada kendileri için en önemli ve hatta tek önemli konunun Kürt, Çerkez, Alevi kimliği olduğunu ya daen hayati meselelerinin baş örtüsü meselesi olduğunu karar kılar. İşte o zaman bizim demokrasi pehlivanlarının baş tacı olur hepsi de...
Dip not : “Karl Marx, ünlü eseri Kapital’i yazmış. Bütün Avrupa yazdıklarını tartışıyor, hatta bazı yerlerde (Paris Komünü gibi)yazdıkları eyleme dökülüyor. Bizim Osmanlı Münevverleri konudan bihaber. Hakayık-Ül Vekayi Gazetesi yazmış: “ Paris’tekieşkiyanın kumandanı, Karl Marx denilen ve hala Londra’daki Enternasyonel nam cemiyetinin reisi bulunan pehlivandır.” Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor/ Soner Yalçın
Çocukken izlediğimizçizgi filmlerde, kafaya inen darbenin çıkarttığı “doing!” sesi pek hoşumuza giderdi. Walt Disney’insevimli karakterlerinden birisi, diğerinin kafasına sert bir cisimle vurur ve meşhur “doinggg!” sesinden sonra kafadan mantar gibi bir şişlik görünürdü. İleriki yıllardane zaman şaşırtıcı bir durumla karşılaşsam, öğretilen bilgilerin açıklayamadığı bir olayı öğrensem; hemen bu “doingg!” sesi kulağıma çalınır.
Son bir haftadır, değişik kaynaklardan çok çarpıcıekonomi haberleri gözüme çarpıyor. Dünya ülkeleri borç içinde yüzüyor. Başta ABD olmak üzere bütün gelişmiş ülkelerin dış borçları tavan yapmış. Dubai Efsanesi sallanıyor, komşu Yunanistan batıyor. Daha düne kadar yaşanılacak ülkelerin başında gösterilen İrlanda, Milli Gelirinin 12 katı borçlanmış...
Doinggg!!!
Ne oluyor yaa?!
Hani bu borçlanma olgusu, bizim gibi ve bizden kötü ülkelerin derdiydi? Hani bir takım ucube şirketler, ikide bir gelip bizi denetliyor ve borcumuzu ödeyip-ödeyemeyeceğimize dair notlar veriyorlardı? Kişi başına şu kadar borcumuz var, en fazla filanca parti zamanında borçlandık, en çok falanca parti dış borç stoğunu azalttı gibi eko-geyikleri boşuna mı yaptık bu ülkede? E bu kadar zengin ve gelişmiş ülkelerde borç içinde yüzüyorsa alacaklılar kim ? Marslılar mı?...
Sözkonusu haberlere ilişkin yapılan okur yorumları, üç aşağı beş yukarı böyle ifade edilmiş. Tabi konuyu, “ABD’nin bile 14 trilyon borcu varmış; ülkemiz çok iyi durumda. Yaşasın!” biçiminde yorumlayanlar da var.
Ekonomiye ilişkin gelişmeleri karmaşık rakamsal verilerle, pırıltılı tablolarla-grafiklerleaçıklayan ekonomistleri anlayacak bir kapasitem yok. Acaba diyorum, bu borçlanma olayı borcun miktarından çok borçlanma faizinin uygunluğuyla mı ilgili? Başta İMF ve Dünya Bankası olmak üzere uluslararası finans kuruluşlarına hakim olan ülkeler belli. II. Dünya Savaşından sonra ülkemizin de içinde bulunduğu pek çok ülkenin, yüksek faizlerle dış borçlanmaya gittiğini de biliyoruz. Sonra da bu borçların, yüksek faiz yüküyle yıllarca (2010 yılında 11 milyar dolar gibi) büyük fedakarlıklarla ödendiği de acı bir gerçek. E işte bizim gibi ülkelerin, bu yüksek faizli geri ödemelerden de ABD gibi ülkelerin gayet uygun koşullarda, yani çok düşük faizlerle borçlanması gibi bir durum görünüyor.
Ancak, son yıllarda kapitalist sistemin bu borçlu-alacaklı sarmalında,kantarın topuzu epey kaçtı gibi. Ve bu sarmalın devamı için acilen “denize düşüp yılana sarılacak” birkaç ülke gerekiyor. Şöyle mevcut borçlanma faizlerinin epey üzerinde dış kaynağa ihtiyacı olacak ve sistemi rahatlatacak kurbanlar aranıyor gibi sanki. Bir kaç ülkede ekonomik kriz, birkaç ülkede iç savaş, birkaç ülkede sınır çatışması. Bakalım, Nobel Barış Ödülü sahibi küresel liderimiz kimleri öpecek?
Ha unutmadan, bir ekonomi haberini daha paylaşayım. Ülkemiz 28 büyük ekonomi içinde en hızlı büyüyen 8. ülke olmuş. Gerçi haberin detayında dünya sıralaması da verilmiş ve bu defa büyümede 71. sıraya inmişiz. Ama sakın üzülmeyin, çünkü önemli olan 28 büyük ekonomi içinde 8. olmamız. Son onbeş yılda ekonomikbüyümemiz 2,5 misli artmış. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve Japonya’nın son sıraları paylaştığı “28 büyük ekonomi” içinde 8. olmuşuz. Küçük ekonomilerin de işin içine girdiği ve71. olduğumuz listede ise birinci sırada Ekvator Ginesi var. Bizim 2,5 misli büyüdüğümüz dönemde, Ekvator Ginesi 55 misli büyümüş. Vikipediada Ekvator Ginesinin 30 yıldır askeri cunta tarafından yönetildiği yazıyor. Oysa bizim ekonomist zevat,yıllardır “demokrasi = serbest piyasa ekonomisi = hızlı ekonomik büyüme”repliğini yapar.
Ekmek başta olmak üzere bazı hamur işleri mayasız olmaz. Belki zorunluluktan yapılır ama mayalı hamurun verdiği sonucu elde edemezsiniz. Bir kere hamur kabarmaz. Pişirilirken ateş içine işlemez, bir gün sonrası taş gibi sertleşir, dışı yanık-içi çiğ kalır. Kabartma tozu kullanarak, belki sıcağı sıcağına yenilebilecek çeşitler elde edebilirsiniz ama yine de mayalı hamurla yaptıklarınızın yerini tutmaz. Hamur işlerinde maya önemli yani. Bu yüzden eski kadınlar, yoğurdukları mayalı hamurdan minik bir parçayı mutlaka bir köşede saklardı...
Yazı yazmayı, yazıyla ifade etmeyi de bir tür hamur işlerine benzetiyorum. Un, su ve tuz ise yazacağımız konular gibi her daim elimizin altında olan malzemeler. Peki maya? İşte o biraz zor bulunan, geçmişteki nice mayalı hamurdan alıp bir köşede saklayabildiklerimiz. O mayalı hamurdan tükettiğimiz dışında kalan ve bizim kendimizce alıp bir köşede sakladığımız minik parça. O köşede aylarca, yıllarca bekleyen ve günü geldiğinde çıkartıp işleyeceğimiz konunun (hamurun) içine kattığımız maya.
Son zamanlarda bu mayanın ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyorum. Hemen her gün pek çok gazete, haber sitesi ve kişisel blog okuyorum. Güncel yazarlıkta, birkaç paragraflık yazı çıkartmada konu sıkıntısı çekilmeyen bir ülkede yaşıyoruz. Un, tuz ve su her zaman mevcut. Ancak pek çok önemli gazetede bu işlerin sadece kabartma tozuyla yapıldığı da bir gerçek. Anlı şanlı köşe yazarları, kendilerine gümüş tepsi içinde sunulan kabartma tozlarıyla köşe dolduruyorlar. İçlerinde kendince bir mayası olanlar gittikçe azalıyor. Hatta ömründe, maya nedir hiç bilmeyenlerin çoğaldığı bir medyamız var artık.
“Tokat’ta şehit düşen 2 yıllık yüksekokul mezunu jandarma Onbaşı Fatih Yonca’nın, aldığı 129 TL onbaşı maaşını bile ailesine gönderdiği ortaya çıktı.”/Milliyet
24 yaşında vatan için ölen Fatih, 129 lira maaşını ailesine gönderiyor.
İşte size un, su ve tuz...
Peki maya?
Şehitlik?! Vatan için ölmek?! Vatan için 24 yaşında ölmek?! Uğruna ölmek ama uğruna ölünen toprak parçasının milli gelirinden sefalet düzeyinde pay alabilmek?! Laik Monşerin, Dinci Baronun, Türk Patronun veya Kürt Ağanın, bahşiş bıraktığı paraya muhtaç bir ailenin çocuğu olarak 24 yaşında bu vatan için ölmek?! Neden şu bölünme/bölüşme savaşını, biraz da gelir dağılımı konusunda yapmıyoruz, adına vatan denilen toprak parçasında?
Evet, son satırlar biraz bozuk cümleciklerden oluştu ama sanırım maya da buralarda bir yerde. Belki de, Fatih'in ailesinin şu derme çatma mutfağının bir köşesinde...
Tarih kitaplarında Orta Çağ’ın bitişi, İstanbul’un Türk’ler tarafından fethedildiği 1453 tarihi olarak kabul edilir. Yani Doğu Roma İmparatorluğunun sona ermesiyle bir çağ kapanıp yeni bir çağ açılıyor. Ancak, Avrupa için karanlık ve kanlı bir tarih dilimi olan Orta Çağ öyle şıp diye sona ermiyor. Onca reform çabasına rağmen Kilisenin toplum üzerindeki mutlak baskısı, bir sonraki çağ olarak kabul edilen Yeni Çağ’ın bittiği 1789 Fransız İhtilaline kadar sürüyor. Hatta bazı ülkelerde, 1789 sonrasında da gel-gitler şeklinde bu dogmatik din baskısı görülüyor...
Geçen gün Goya’nın Hayaletleri filmini izledim televizyonda. Gerçek dışı suçlamalara muhatap olan zavallı insanların, engizisyon işkencelerinde “Tanrı’ya olan inançlarının” sınanması. İşkenceye dayanamayıp gerçek dışı suçlamayı kabul etmek, “inançsız” olduğunuzun tescillenmesi demek. Goya’nın ilham perisi zavallı İnes. İhtilal sonrası Fransızların gelişiyle alaşağı edilen Din Adamlarının, İngilizlerin gelişiyle yeniden eski konumlarına dönmeleri...
Önceki gün İsviçre’de bir referandum yapıldı ve ülkedeki camilere minare yasağı getirildi. Radyo’da bir muhterem, söz konusuyasaklamaya ilişkin görüşlerini dile getiriyor. Özellikle bu referandum için kullanılan propaganda afişlerini eleştiriyor. Minarelerin, İsviçre Bayrağına “mızrak” gibi saplanmış olarak gösterilmesine tepki gösteriyor. Evet, ben de gördüm o bayrak üzeri minareli afişleri. Muhterem, tepkisinde haklı bence. Minare, bir ibadethane olan caminin eklentisi olarak yapılan bölüm. Amaç üzerine çıkılıp ezan okumak ve namaz kılmak isteyen insanlara namaz vaktinin geldiğini haber vermek. Yani ne kadar çirkin öyle, “mızrak” gibi “süngü” gibi göstermek değil mi?
Muhterem, propaganda afişine ilişkin eleştirilerine devam ediyor. Afişin üzerindeki kara çarşaflı kadın motifine de kızmış. Diyor ki: “Bu gün sadece Afganistan’ın dağlık bölgelerinde görebileceğiniz, çarşaf giymiş hanımefendileri bu afişe koymanın ne anlamı var?”Muhterem, yerden göğe kadar haklı. Hatta Endonezya’dan Fas’a kadar haklı bile denilebilir. Hepimizin de bildiği gibi Çarşaf giyen “hanımefendiler”, bu gün sadece Afganistan’ın dağlık bölgelerinde görünüyor. Ovalarda, kıyılarda, kasabalarda, kentlerde, metropollerde asla böyle giyinen “hanımefendiler” yok ki. Muhterem, doğru söylüyor...
Evet, tarih kitaplarına göre, Orta Çağ 1453’de bitti ve Yeni Çağ başladı. 1789’da da Yeni Çağ bitip Yakın Çağ başladı. Şimdi yaşadığımız çağa da Milenyum Çağı adını verdiler. Keşke tarih, dünya coğrafyasının doğusunda ve batısında aynı hızla akabilseydi. Bir yanda kendi mensupları için "hobi" biçimine gelmiş Hristiyanlık. Diğer yanda "fobi" olarak görülen ve gösterilen Müslümanlık...
Nihayet benzin parasına dayanamayıp, on iki yıllık arabama otogaz sistemi taktırdım. İlk günlerde yakıt ayarını biraz fazla açık tutuyorlarmış. Bir iki depo kullandıktan sonra gerekli kısmayı yapacaklarmış. Bu yüzden, motor sanki jiklesi açık gibi yüksek tempoda çalışıyor. Eski model araba kullananlar iyi bilir bu jikle olayını. Özellikle soğuk günlerdeki ilk çalıştırmada jikle kolunu çekersin ve motora daha fazla yakıt gitmesini sağlarsın. Bu şekilde birkaç dakika çok benzin yakarsın ama motorun da yolda zırt pırt durmasının önüne geçersin.
Günlük konuşma dilinde, insanı dolduruşa getirmek için meşhur bir “gaz verme” deyimi vardır. Bazen arkadaşlar arasında da, birbirini dolduruşa getirme şakaları yapılır. Benim böyle gaz vermelere karşı tepkim her zaman: “Yetmez, jikleyi de çek!” şeklinde olur.
Turkey is Real Winner of Irak War.
Manşet o kadar güzel ve çarpıcı biçimde atılmış ki etkilenmeyip okumamak elde değil. Hele alt başlıklar ve bu haberle ilintili ve en az bu haber kadar muştulu diğer haberler. Heyecanla tıklayıverdim en üstteki linki ve adres çubuğunda şu başlık açıldı: Why Turkey was the Irak War’s Real Winner?
Açıldı ama benim başlık dışında yazılanları anlayacak düzeyde İngilizcem yok. Olsun. Başlık güzel ya. Ben de durup durup başlığı okurum: Why Turkey was the Irak War’s Real Winner?
Vay vay vay...
Newsweek Dergisi atmış manşeti işte: “Türkiye, Irak Savaşını Nasıl Kazandı?”
Büyük büyük harflerle yazmış ve sonuna da soru işareti koymuş. Yetmemiş altın bir manşet daha atmış: “Hem de Savaşmadan!” Ohhh kaymaklı ekmek kadayıfı gibi.
Sonra da bu savaşmadan kazanmanın “niçini” üzerine analizler-yorumlar döktürmüşler. Amerika altı yıldır o kadar askeriyle savaşıyor Irak’ta. Üstelik, başta İngiltere olmak üzere pek çok müttefiki de yanında topladı bu savaş için. Emme velakin bu savaşın gerçek galibi biz oluyoruz.
Şükürler Olsun. Tarihimizde ilk kez bir savaşı, girmeden kazandık. Kurban Bayramının son günü yurdumun bütün çift toynaklılarını kurban olarak kessek az gelir.
Bakın ne diyor koskoca Newsweek Dergisi: “ABD'li birçok ticari kuruluş kenarda çaresizce otururken, Türkiye Irak'ın en büyük ticari ortağı olmak için İran'la başa baş yarışıyor. Bölgesel etkisi açısından Türkiye rakipsiz...”
Bakar mısınız, Allahın işine? Elin Amerikalısı kenarda çaresizce oturuyor ve biz bölgede rakipsiz hale geldik. Hani şu Kemal Sunal’ın Salako Filmindeki mucizeler gibi bir durum söz konusu.
Valla ben bu Newsweek Dergisini çok sevdim. Hemen sözkonusu haberle ilgili linklerin Türkçe’lerini açıp okudum. Bal-kaymak tadında her bir satırı okudukça daha çok sevdim. Satırlar, satır araları hakkaten nefis ama hiçbirisi manşetteki tat ve hazzı vermiyor bana. Dönüp arada bir manşete tekrar bakıyorum. “Türkiye, Irak Savaşını Nasıl Kazandı?” Hemi de Savaşmadan!
Hadi iyisiniz, artık yarım milyonluk ordu beslememize gerek kalmadı. Nasıl olsa savaşmadan savaş kazanıyoruz. Ne gerek var koca orduya? Zaten ordun da gayet iyi anladı; hanyayı-konyayı ve de pensilvanyayı. Sam Amca’nın 50 senelik “our boys” luğundan red olunduğunu...
Bundan birkaç yıl önceki Kurban Bayramı arifesinde, İngiltere’de yaşayan “Vejetaryen Müslümanlar” inanca ilişkin tercihleri ile beslenmeye ilişkin tercihleri arasında bocalamışlar.
Ve konuyu aşabilmek için İngiltere de ulaşabildikleri Din Alimlerine sormuşlar: “Kurban Bayramında, hayvan yerine domates, kabak filan kessek olur mu?”
Cevap olarak da, konuyu araştırıyoruz filan cevapları almışlar haliyle...
Tabi bu haber medyada yer alınca en kestirme cevabı, her biri kendince din alimi olan yurdum insanından birisi vermiş: “Öyle olsaydı, Rabbim gökten koç yerine kabak indirirdi.”
Bilmiyorum, hem vejetaryen hem de Müslüman olanların bu kurban sorunsalını nasıl aştıklarını ama en etebor beslenene bile et görmekten gına geleceğini bildiğimden, objektifimden seçtiklerimle bayramınızı kutluyorum.