17/6/2009 - AKIL-VİCDAN TUTULMALARI
Western filmlerinde çok sık işlenen bir sahne vardır. Otuz kırk kişilik öfkeli kalabalık, kasabada işlenen bir suçun zanlısını hemen ipe çekmek için harekete geçer. Ellerinde urganla sokağa dökülüp, bağıra çağıra ortalığı inletirler. Sanık konumunda bulunan şüphelinin hayatı, sağduyulu bir şerifin linç kıtasına karşı koyma becerisine bağlıdır.
Ülkemizde de zaman zaman, adli veya siyasi olayda böyle “linç kıtaları” ortaya çıkar. Ne zaman böyle linç kıtalarının öfkesini, televizyon ekranlarında izlesem; bu öfkeye sebep olan suç ve suçludan çok, linç girişiminde bulunan insanlardan korkarım. Cinayet, tecavüz veya terör olaylarında mağdur yakınlarının duygusal öfkesini bir yere kadar anlayabilirim. Ancak, sınırlı sayıdaki mağdur yakını dışında olan ve bu tür linç kıtalarının asıl vurucu gücünü oluşturanların öfke ve şiddet duygularını hiç anlayamam. Bana bir tür aklın ve vicdanın tutulduğu anlar gibi gelir, linç sahneleri. Kendi kendime sorarım: “Hadi o zanlı gerçekten suçluysa zaten cezalandırılacak. Peki bu linç kıtalarının, linç etme arzularını nasıl frenleyeceğiz? Bu kıtalarda yeralan bir insanla, aynı sokağı, aynı işyerini, aynı şehri, aynı ülkeyi paylaşmak bizim için büyük bir risk değil mi?”
Ülkemizde son yıllarda, daha önce pek alışık olmadığımız türde ve şiddette seri linç kampanyaları görüyoruz. Her birisi iyi eğitim görmüş, eli kalem tutan, gazeteci ve de yazar olarak bilinen onlarca insanın içinde bulunduğu bir linç kıtası. İşaret fişeği atılır atılmaz, hep birlikte aynı istikamette koşmaya başlayan kadınlı-erkekli bir hazır kıta.
Üç gün önce de yeni bir işaret fişeği daha atıldı ve hücum başladı. Linçciler de her zaman yaptıkları gibi ilk gün darağacını kurdular ve ikinci gün içlerinden bazıları, kendi meşreplerince “acaba?” demeye başladı. İşte bu kıtanın en önde koşanlarından bir hanım yazar, bugünkü köşesinde dört ayrı senaryo üzerinden “acaba” sorgulaması yapmış. Yazarımız, dört senaryosunun üçünde, linçlerini meşru kılacak bir adalet ve vicdan anlayışını anlatıyor yazısında. Ama birinci/başat senaryosu ile linç coşkularını söndürecek dördüncü senaryoya ilişkin değerlendirmeleri gerçekten dehşet boyutta. Ve bir insanın, bir gazetecinin; ne kadar objektiflikten ve vicdan duygusundan uzaklaşarak, böyle linç kıtalarında yer aldığını göstermesi bakımından önemli.
Yazarımızın 1. senaryosu doğru çıkarsa, yani sözkonusu belge gerçek ve emir-komuta zinciri bilgisinde hazırlanmış ise: “Başbuğ’un görevden alınması çağrılarını haklı kılmakla kalmaz, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emir-komuta zinciri altında bir bütün olarak hastalandığını, kirlendiğini, çürümeye yüz tuttuğunu düşünmemizi gerektirir. Ve bu, Türkiye’nin istisnasız her vatandaşı için korkutucu bir senaryodur.”
Yazarımızın 4. senaryosu doğru çıkarsa, yani söz konusu belge bir başka çevre tarafından düzmece olarak hazırlanmış ise : “Gülen cemaati başta olmak üzere, toplumun dindar kesimlerini de bir bütün olarak çok ağır ve haksız bir töhmet altında bırakır.”
Ne diyelim?
İnşallah, Yasemin Çongar’ın 4. senaryosu tutmaz ve bu belge düzmece çıkmaz da; sözü edilen cemaat, “çok ağır ve haksız” bir töhmet altında kalmaz.
|