12/5/2009 - ELVEDA, ELVEDA RUMELİ

İlk bölümlerini nasıl da heyecanla izlemiştim. Damdaki Kemancı Müzikalinin, güzel bir uyarlaması. Hemen hemen aynı tarihsel süreçte geçen olayların anlatımı. Ekim Devrimi öncesi Çarlık Rusyası ile Osmanlının son dönemleri. Çatırdayan imparatorluklar, sosyal dokularda çözülme, gelenek-modernite çatışması, her şeye rağmen ayakta kalan güzel insanlar.
Çok isabetli bir tarih dilimi seçilmişti. Tarihi filmler denilince, her yüzyılın başında ve sonunda yaşananlara özel bir ilgim var. En güzel romanların ve filmlerin bu dönemlerden çıkması gerektiğine inanırım. Gerçi yazmaya henüz başlamadım ama “Vladimir”’i bitirir bitirmez, aynı gün bir yüz yıl daha geriye gidip “Alemdar”'a başlamayı düşünüyorum. Sonra aynı hızla bir yüz yıl daha geriye ve birkaç bin kilometre daha güneye ineriz. Sonuçta içinden alınacak kesitlerle birkaç saate indirilmeyi bekleyen, binlerce yıllık bir muazzam bir tarih hazinesi var...
Evet, gerçekten çok beğeniyordum, Elveda Rumeli’nin ilk bölümlerini. Hatta izlerken, zihnimden hızlı ileri sarmalar yapıyor ve 1800 lü yılları bir çırpıda bitiriyordum. 20. Yüzyılın ilk on yılına damgasını vuran olayları görmek için heyecanlanıyordum. Abdülhamit ile İttihatçıların çekişmesi, Resne’li Niyazi, 31 Mart Olayları, Hareket Ordusunun İstanbul’a gelişi...
Küçük Ev ve Kökler’in üzerinden otuz yıl geçmiş ve nihayet benim de izleyecek uzun soluklu bir dizim olmuştu. Başta Sütçü Ramiz olmak üzere, ana karakterler de gerçekten iyiydi. Ama nedense, senaryonun akışı hızla bir kısır döngüye giriverdi. Başlardaki geniş tarihi perspektif kayboldu ve kişiler üzerine dayanan, sürekli kendini tekrar eden sıradan dizilere dönüştü. Tek kollu Dimitri’nin, dokuz canlı kötü adam tiplemesi; hain evlat Abdül’ün kabak tadı veren entrikaları ve ucuzun ucuzu son dakika yaralanmaları.
Sonuç? İlk aylarda, baştan sona pür dikkat izlenen Pürsıçan sakinleri, gittikçe bölük pörçük izlenir oldu.
–Bu Dimitri hala ölmedi mi ya? –Yok ölmedi. –Ispanak Namık çıkınca, seslen bana. –Olur. –Ahaaa. Küçük kız mı vuruldu? –Yok yine Vahide vuruldu. –Kızçeleri korumak için öldü mü more? –Yok be. Ölmez Vahide...
Yani bu kadar güzel malzeme, bu kadar kötü işlenir dedirtecek bir yavanlaşma süreci.
Tabi böyle, ahkam kesmek kolay. Pek çok aklı başında sinemacı, dizi çekmenin kaliteden epey taviz vermeyi gerektirdiğini kabul eder. Normalde bir sinema filminin çekimi aylarca sürerken; adamlar her hafta bir film süresi kadar bölümler çekiyorlar. Bizim gibi evde pijama-terlik oturup, bir de sinema adına kalite isteyenleri memnun etmeleri zor tabi.
Ayrıca bu senaryo yazma işi de epey değişmiş artık. Yıllar önce bir gazetenin açmış olduğu senaryo yarışmasından aklımda kalanlarla, bu dizilerin senaryo yazılımı arasında dağlar kadar fark var. Benim yukarıdaki senaryo yazma hayallerimde, kişinin oturup aylar sürecek bir çalışması söz konusu. Bir çizgiyle yukarıdan aşağıya ikiye bölünen sayfayı önüne alıp; sol tarafa mekanı, sağ tarafa ise diyalogları yazmak. Dizi filmlerde senaryo yazımı ise artık bir ekip işi olarak kotarılıyor. Kısıtlı sürede, yönetmenin istekleri doğrultusunda ve oyunun akışına paralel yazılan sipariş senaryolar.
Neyse, yapılacak bir şey yok gibi. Elveda, Elveda Rumeli.
|