Liseye yeni başlamıştım ve okulun karşısında bir gazete bayisi vardı. Prefabrik büfenin dışında gazetelerin sergilendiği bir merdivende gazeteler üst üste sıralanırdı. Hürriyet, Milliyet ve Günaydın en çok satan gazetelerdi. Tercüman ve Cumhuriyet ise daha az satılırdı. Magazin içerikli olarak da Saklambaç ve Haftasonu bulunurdu. Nazlı Ilıcak, Yavuz Donat ve Rauf Tamer Tercüman’da; İlhan Selçuk ile Uğur Mumcu ise Cumhuriyet’de yazardı.
Bizim eve Hürriyet girerdi. Ara sıra da birinci sayfadaki önemli bir haber manşeti yüzünden Günaydın. Milliyet Gazetesi, Cumhuriyet ile Hürriyet arasında bir çizgide gibi gelirdi bana. Günaydın ise Hürriyet ile Saklambaç arası bir konumda. Her hafta düzenli olarak Gırgır Dergisi alırdım. Evde, kahvede veya bir tanıdığın mekanında gördüğüm her gazeteyi elime alıp okurdum.
Üniversite yıllarımda Cumhuriyet Gazetesi, Nokta Dergisi, Yeni Gündem Dergisi, Limon Dergisi ve tamamlanması birkaç yıl süren ansiklopedilerin haftalık fasiküllerini alıp okurdum. Bu süreli yayınlara kitapları da ekleyince, sefalet bütçemin önemli bir kısmı basın-yayın giderleri olarak harcanıyordu. Belki bu yüzden çeyrek yüzyıldır oturduğum şehirde pek çok sosyal mekanın yerini bilmem. Reklamlarında, “Huzurluyum, çünkü Türkiye Gazetesi okuyorum” sloganını kullanan Türkiye Gazetesi, Sabah Gazetesi ve o yıllardaki YÖK Başkanı İhsan Doğramacı’nın “tersinden okununca –namaz- dediği” Zaman Gazetesinin çıkışlarını çok iyi hatırlıyorum.
İşte o yıllarda; içerik olarak renksiz ama görsel olarak bol renkli olan “orta göbek” gazeteleri hiç okumazdım. Hürriyet, Milliyet ve Sabah üçlüsünde insanların ne bulduğunu anlamazdım. Emin Çölaşan’ı meşhur “24 Ocak” kitabıyla tanımış ve ülkemiz bürokrasisi ile siyasetçisinin perde arkası yaşamlarını anlatan satırlarını sevmiştim. Ama köşe yazarlığındaki performansını hiçbir zaman beğenemedim.
Doksanlı yıllarda ise Cumhuriyet Gazetesi büyük bir iç kavganın etkisiyle ortadan çatırdamaya başlamıştı. Sırf iki yazarı okumak için her gün gazete almanın pek anlamı kalmamıştı benim için. Bu yıllarda Limon da karışmış ve kalan sağlar Leman’ı çıkartmaya başlamıştı.
İkibinli yıllar, internet çağıydı ve bütün gazeteler bir tıklamayla karşımdaydı artık. Nüfusumuza göre oldukça az satılıyor/okunuyor diye hayıflandığımız Türk Basını elimizin altındaydı.
www.gazete.org, internetle tanıştığım günden bugüne açılış sayfam. En sağ sütunda sıralanan gazetelerden 15-16 sı mutlaka tıklanır. Bir kaçının açılış sayfasıyla yetinilir ama diğerleri elden geldiğince okunur.
Ciddiyetle, sabırla, umutla, okunur.
Her gün “acaba değişik bir bakış açısı öğrenilir mi?” “acaba güce tapınmanın bir sınırı olur mu?” “acaba yalakalığın izin gününe rastlanılır mı?” “acaba embesillik değil, ironik mizah olabilir mi?” “acaba alınan paranın hakkını verecek bir özgün yazı çıkar mı?” “acaba şu güzel yüze paralel bir zeka ürünü var mıdır?” diye okunur.
Sözünü ettiğim 15-16 gazetede günlük yazıları yayınlanan1.000 küsur köşe yazarı var. Bunlardan 500’ünün,ortalama bir blog yazarı kadar okunduğunu sanmıyorum. Birkaç yüzünün de muhtelif kademe ve yerlerdeki erk sahipleri ile bunların şürekasınca özgüven masturbasyonu olarak okunduğundan eminim. Yani, benim anladığım kadarıyla; yetmiş milyonluk ülkemizde basınımız, gazetelerimiz, köşe yazarlarımızın yeterince okunmayışının en büyük nedeni bu nicelik/nitelik tutarsızlığı. Üstelik böyle bir medyada bu yazarların dudak uçuklatan paralar karşılığı yazı yazdıklarını duyuyoruz. Yani ortada yazı kalitesi ve kazanılan para arasında tuhaf bir paradoks var. 20, 30, 40 milyar maaşlardan; 500 milyar transfer ücretlerinden söz ediliyor.
Ama bu okunmaz medyada bir yazarın, yazı yazmaması karşılığında 3-4 katrilyon paradan bahsediliyor son günlerde. Bir yazarın, bir gazetede yazmaması karşılığında, o gazetenin patronu 3-4 katrilyon para cezasından kurtulacakmış.
Biliyor musunuz, bu ülkeye gerçek demokrasi ne zaman gelecek?
Ben biliyorum. Hem de yıl, ay ve gün olarak.
En büyük tiraja sahip beş medya grubunun patronuna, aynı anda 3-4 katrilyon vergi cezası kesildiği gün bu ülkeye demokrasi gelecek.
Yazacağım yoruma “Suç ve Ceza” başlığını koydum.
Sanmayın, Dostoyevski’nin “Suç ve Cezasından” bahsedeceğimi.
Konuya özgün olarak; basının, suçları ve cezasından bir dem bahsetmektir amacım…
70’li yılların basınını çok güzel özetlemişsin, bu düşüncelerine ve saptamalarına katılıyorum.
O yıllarda memleketten ve dünyadan haberdar olabilmek için, bu saydığın basın kuruluşları ve TRT miz vardı…
60 lı-70 li yıllar yokluk dönemleriydi, toplumun büyük bir kesimi için, çünkü her aile düzenli gelire sahip değildi.
Bu yüzden ekmeğini taştan çıkarmak onların öncü amaçlarındandı.
Her eve gazete düzenli giremezdi. Fakat her mahalle kahvesinde birkaç tür gazete okumak olası idi.
Biz, gençler olarak mahalle kahvesine gider, göz ve ruhumuza hitap eden gazetelere göz atar, sonra beynimizi şekillendirecek gazetelere geçerdik.
Bu sıralama benim çok hoşuma gider ve ruhumdaki açlığı doyurduktan sonra beyin kıvrımlarımda boş kalmış fikir ve bilgileri doldurmak daha leziz olurdu…
O yıllarda üç büyük gazetenin tirajları birbirine yakın mesafedeydi, yazarlarının da yakın mesafede memleket meselelerini yazdığı gibi…
Böyle bir basın yıllar sonra magazin basını olmaktan kendisini kurtaramadı maalesef…
******
Basın gün be gün siyasallaştırıldı.
Hükümet yanlısı, hükümet karşıtı diye…
Hükümet karşıtı olursan, cezalar kanunlar kisbesi altında uygulamaya konuldu.
Doğan holding in yıllardan beri İstanbul’da vergi rekortmenleri arasında olduğunu gazetelerden ve yayın kuruluşlarından duyardık.
Böyle bir holding nasıl olur da, usulsüzlük yapar ve vergi cezasına çarptırılır.
Memleketimizde bir gecede zengin olanlar varken, onların nasıl zengin oldukları araştırılmazken…
*******
Özetlersek;
Bu ülkede suç da ceza da siyasallaşmıştır…
Anayasa ve kanunlar hak getire ! ! !
Saygideger Nihansum oturur kainatin efendisiyle konusabilirim.
Peki o konusurmu?
Konusur,konusuyor,konusmak zorunda.
Onunla öylesine hayali röportajlar yaparimki akil alir gibi degil.
El sistemimle ona cok rahat ulasabilirim.
O bana derki,bir aksam kendini hazirla ve beni sorgula yani bana sorular sor.
Hayalide olsa kainatin efendisiyle konusmak ne kadar kolaysa,bunlarla konusmakta o kadar zor.
Cünkü efendi bir sivri sinegi bile muhatap olarak almaktan cekinmez o derece alcak gönüllüdür.
Bunlarsa kaf daginin arkasindalar sanki ulasmanin mümkünati yok.
Bakin efendinin sistemi nasil isliyor.
Efendi bir ülkeden bir yazari hedef tahtasina oturtur,bu yazarin ünlü olmasi gerekmez sadece yaziyor olusu yeterli.
Yazarin eli vasitasiyla ülkeyi test edecek yazilari yazana yazdirir.
Eger bu yazilar toplumda yanki bulursa efendi yazara yükleme yapar.
Yani cok daha genis acilimlarda bulunur.
Bu yazilimlar toplumun önünü acmaya yöneliktir.
Yazansa bunu farketmez ve herseyi kendi yaziyor sanir.
Eger toplum yazilanlari es gecerse efendi derki topluma ders vermeye devam.
Yani o toplumu olmadik yerlerde gezdirmeye devam ederler.
Cünkü mesaj alinmamistir.
Eger toplum efendinin arzuladigi durgun ortama girmekte zorlanirsa oradada pehlivanlar ön plana cikar.
Cünkü toplum bilek güresinden hoslanmaktadir.
Tamda burada politik ve cikar catismalari gündeme gelir.
Gerek politikada gereksede dinsel bazda sahte kahramanlar zapteder meydanlari.
Kendi icinde sakinligi yakalayamayan toplum bu sahteler arkasindan saha kalkar.
Ve ortam göz gözü görmez hale gelir.
Toplumlari akil yoluyla hizaya getirmenin zorlandigi anlarda siddete basvurulur.
Dogal felaketler arka arkaya siralanirken,halk kendi icinde öc alma yarisina girer.
En yakinlar biribirlerini bogazlamaya yatirir.
Artik kelleler havada ucusmaktadir.
Ve derlerki,yahu biz ne bicim toplum haline geldik böyle.
Bu iste, o bicim toplum yaratma modelidir.
Simdi burada bir baska konuya gecelim.
Buda her seye bir vesilenin gerekli olusu.
Evren dediki televizyon benim göz mercegim,kameraya yakalanip tv,ye giren herkesi arsivlerim.
Bir daha bunlarin kod numaralari bir yere kaybolmaz.
Fakat herkesin tv,ye cikma sansi yokki göz merceginde yer kapabilsin.
Íste burada suursuzca bir yaris basladi.
Herkes tv,lere akin etti.
Akil almaz olaylar yasandi.
Bir kadin kocasini kocasinin arkadasiyla aldatmis,tv,ye cikip gerinerek anlatiyor.
Bir pezevenk dostum dedigi kadini birilerinin yakasina musallat etmis oralardan gelen paralarla besleniyor.
Bir baskasi üvey kardesiyle evlenmis.
Bunlar görünüs olarak toplumsal yasami zehirliyor gibi görülüyor fakat arka planda müthis bir can pazari yasaniyor.
Gazetecilerde böyle iste perde arkasinda pay kapma yarisi.
Birileri Dogan gurubuna katilip orada post sahibi olmaya calisirken,bir kismida diger para babalarinin kanatlari altina siginmaya calisiyor.
Burada ideoloji denen nesnenin zerre kiymeti harbiyesi yoktur.
Bundan dolayidirki herkes her an yer degistirebiliyor.
Türk basinina hakim olan ortalikta dolanan böylesine basit el sistemleri iste.
Fakat bunu kimse kabul etmez,cünkü sistem öyle isliyor.
Bünyamin gecenlerde bir yazisinda hadislerden bahsetti.
Bir haylide alinti yapmisti.
Hadisler kitabin anlamini perdeledi,yani kendi günlük hikayeleriyle asil olani basitlestirerek halka anlatmaya kalkan hadis sahipleri ortami corbaya cevirdiler.
Bu Íncildede böyle oldu.
Oradada Jesus vahiy yoluyla kitabin önünü kesti.
Bu anlatimlarla basit bir görüntü cikinca ortaya,kitaplari özden anlamak zor oldu.
Cünkü insanlar oraya kafa yoramadi.
Yoranlarda isin icinden cikamayinca,onlarda hayat hikayelerini kitaba soktular.
Ramazan boyunca dinlediginiz haci ve hocalarin anlattiklari hikayeler iste bu zirvalardan olusuyor.
Dinlediginizde beyninize matkap etkisi yapiyorsa sayet,demekki öz benliginiz bunu reddediyor.
Yani ne kitap böyle yazdi,nede anlatilanlar dogru diyor.
Dinleyin o sesi.
Halifelik dönemide böyleydi iste,yalanci pehlivanlar gibi gürestiler.
Nitekim günümüzde bile anlasilamadigi icin Hz,ömer,osman diye yikayip yaglama yapiliyor.
Onlar öz yasamadilar,onlar birer kodlamanin karsiligiydi.
Yani onlarin ne ruhlari nede bedenleri bugünkü kadar gelismisti.
Bakin dünya rekorlari bu dönemde kirilirken,en son icatlarda yine bu döneme denk geldi.
Buda bir kodlama fakat gelismis bedenlere kodlama.
O dönemdekilere bugünkü kodlama yapilmis olsaydi bile onlar bu kodlamanin karsiligini veremiyorlardi,cünkü bedenler su andaki kodlara göre hic gelismemis düzeydeydi.
Hadisler kitabin anlamini perdeleyince,kitabi üstlenenler aciktan elestiriye ugradilar.
Ellerindeki kitaba bile sahip cikamadilar dendi.
Yani onlar önlerindeki sürüyü kaybettiler.
Buna ragmen onlarla hesaplasmayi bize birakmayip,bu bizim kendi aramizda diyorlar.
Yani hesap soran soracagi kadarini soruyor.
Türkiyedeki hastalik bu iste,bu vaizlerle hedefe ulasmaya calisiliyor.
Bundan dolayi dedimki,yeni bir dünyaya gecis sart ve bunun dönüsü yok.
Orada ise asil olanlarla karsilasilacak.
Türkiyenin camura belenmesinin bile bununla ilgisi var.
Yani dünya ben bittim diyor.
Bundan dolayi kacin ve kurtulun diyor,kurtulamayanlari ise kendisi yiyecek.
Bakalim o gün geldiginde kimler arkaya bakiyor görecegiz.
Bu yazı hem bir özet niteliğinde hem de Türk Basın Tarihi kıvamında. Gelinen noktayı bir okuyucu gözü ile öyle güzel yansıtmışsınız ki, İletişim Fakültelerinde bu yazınız ve düşünceleriniz derslerde tartışılmalı dersem abarttığımı düşünmeyin lütfen.
Bir zamanlar Bekir coskun türbana takmis kendini bir türlü dizginleyemiyor,alabildigine bastiriyordu.
Aklisirada insanlarla alay ederek.
Ben buna uzun bir mektup yazip dedimki,Bekir bey bu suni yaratilan birsey ve temelsiz.
Madem bu kösede yaziyorsunuz söyle okkali seyler yazmaya bakin.
Türbanda kuran kurslarida kullaniliyor bunlar gecici seyler.
Íslevini yitirdiginde hemen sümenalti ederler.
Nitekim o tartismalar kaybolup gitti.
Son yasanan olay ise eger olayin basina yansidigi gibiyse karsi tarafin cehaletini gösteriyor.
Yani bu cahil cühela kesimi Coskun gibi birinin yazilarina bile tahammül edemeyecek kadar cüce kalmis.
Öyleyse asil olan ne?
Asil olan, nasil oluyorda bu cahil kesim kocaman ülkeyi yönetoyor sorusunda dügümleniyor.
Bunuda yazdim Coskuna.
Dedimki eger siz bu tavri sürdürürseniz yeminler olsun boyunlariniza birisi halkayi gecirecek.
Peki ben neyi farketmistim.
Ben bu yazan kesime baktigimda gördümki bunlar ellerindeki sermayeyi tüketmekteler.
Yani bunlar gazeteciligi bir kenara birakmis,ülkenin BABA ,sini oynuyorlar.
Yani kendilerini baba sanmaya baslamislar.
Öylesine yüksekten atiyorlar.
Bir baska anlamda kendileri öz evlat,disarida kalanlarsa üvey.
Böylesine bol keseden harcadilar.
Olmadik seyleri sisirerek bos beyinleri doldurmaya calistilar.
Bos ve gereksiz yere bir yerlerle takismaya girdiler.
Bu bir anlamda sermayeyi tüketmekti.
Olanlar tamda burada oldu.
Sermaye tükenince ortaya basi bozuk dizginlenemeyen pehlivanlar cikmaya basladi.
Yani bunlar akillarisira kahraman olmaya kalkistilar.
Nitekim BABA bunu yemedi ve halkayi gecirdi.
Ne yapti biliyormusunuz?
Bunlari getirip cahillerin hakimiyeti altina soktu.
Yani bunlar sol adina konustular,solu dagittilar.
Solda birlik yapamadilar sucu karsi tarafa yüklediler.
Solun yanlislarini görmezden geldiler.
Yani asil islevini yerine getiremeyen vida yalama oldu.
Böyle oluncada tabiki o arabayla yola cikilmaz.
Bekir bey akli sira kahramanlik yapacakti fakat yasam bunu yemedi.
Bir kere akil var izan var örgütsüz bir toplum ne yapabilir?
Yani Bekir bey örgütsüz kesime babalik yapmaya kalkisti.
Eger tutsaydi kahraman olacakti.
Nitekim diger pehlivan Cölasanin yaptigida bu.
Oda kahraman olmak istiyor.
Anlayamadigim bu kadar kahramanin bulundugu arenaya yabancilarin cikarma yapmis olmasi.
Demekki hic kimse vazgecilmez degil.
Kahramanlik dönemleri kapandi.
Bir örnek vermekle yetinecegim.
Evrende her yaratik kendi genetik boyutunu devam ettirmek zorunda.
Yani sifir noktasindan yaradilisiyla birlikte,tamamlayana kadar elindeki gen cizgisini izlemek zorunda.
Peygamberlerde böyle yapar,bizzat ben kainatin yaraticisiyim diyen sahsiyette,yani evrenin kendiside.
Eger bunu yapmaz ise,öz gen bir yerde karisima ugrar ve orada melezlesir.
Melez genlerle kimse yola cikma cesareti gösteremez.
Burada birsey oluyor.
Akilli ve zeki insanlar her türlü zorluga ragmen öz genini cikarmaya calisirken,bir coklarida melezlesmistir.
Bu melezler artik biribirlerine dogarlar.
Yani öz gen hep yeni ve sifira dogarken,bunlar hazir hayatlara gecis yaparlar.
Bütün mücadele bunun icindir.
Öz genetik cikarmak.
Öz genetigi cikaranlar artik dalaga halinden,durgunluga gecer ve orada yazilip söylenenler ona pek etki yapmaz.
Kisi ic dünyasindan derki,biz neler neler görerek buralara geldik.
Örnegin Coskun ve Cölasan gibi yazarlari Ísvecte okuyan olmaz.
Hatta bunlar yazacak gazete bile bulamazlar.
Cünkü öze yaklasan gen buna müsade etmiyor.
Yani agir ol molla,artik batman gelmeye bak diyor.
Simdi Türkiyede olan bu iste,yani melezlikten kurtulamayanin cektigi acilar.
Durumu toparlayalim.
Bir zamanlar kendilerini ülkenin hakimi sanarak ellerindeki imkanlari car cur edenler dönemi kapaniyor.
Bunlar ellerindeki sermayeyi bos yere harcayip tükettiler.
Sonlari araba mezarligi olacaktir.
Ya karsi tarafa ne demeli?
Ben karsi tarafla niye durduk yere tartisayim,onun yerine oturur kendi isimi yaparim.
Sorunda burdaydi iste.
Kendi isini adam gibi yapmamak.
Okuyanlara hatirlatmakta yarar var,ben daha bircok gazeteciye yazdimda kimse muhatap almadi.
Cünkü babayi oynuyorlardi.
Yinede almayacaklar henüz o arenada gerekli temizlik yapilmadi.