Tarih kitaplarında Orta Çağ’ın bitişi, İstanbul’un Türk’ler tarafından fethedildiği 1453 tarihi olarak kabul edilir. Yani Doğu Roma İmparatorluğunun sona ermesiyle bir çağ kapanıp yeni bir çağ açılıyor. Ancak, Avrupa için karanlık ve kanlı bir tarih dilimi olan Orta Çağ öyle şıp diye sona ermiyor. Onca reform çabasına rağmen Kilisenin toplum üzerindeki mutlak baskısı, bir sonraki çağ olarak kabul edilen Yeni Çağ’ın bittiği 1789 Fransız İhtilaline kadar sürüyor. Hatta bazı ülkelerde, 1789 sonrasında da gel-gitler şeklinde bu dogmatik din baskısı görülüyor...
Geçen gün Goya’nın Hayaletleri filmini izledim televizyonda. Gerçek dışı suçlamalara muhatap olan zavallı insanların, engizisyon işkencelerinde “Tanrı’ya olan inançlarının” sınanması. İşkenceye dayanamayıp gerçek dışı suçlamayı kabul etmek, “inançsız” olduğunuzun tescillenmesi demek. Goya’nın ilham perisi zavallı İnes. İhtilal sonrası Fransızların gelişiyle alaşağı edilen Din Adamlarının, İngilizlerin gelişiyle yeniden eski konumlarına dönmeleri...
Önceki gün İsviçre’de bir referandum yapıldı ve ülkedeki camilere minare yasağı getirildi. Radyo’da bir muhterem, söz konusuyasaklamaya ilişkin görüşlerini dile getiriyor. Özellikle bu referandum için kullanılan propaganda afişlerini eleştiriyor. Minarelerin, İsviçre Bayrağına “mızrak” gibi saplanmış olarak gösterilmesine tepki gösteriyor. Evet, ben de gördüm o bayrak üzeri minareli afişleri. Muhterem, tepkisinde haklı bence. Minare, bir ibadethane olan caminin eklentisi olarak yapılan bölüm. Amaç üzerine çıkılıp ezan okumak ve namaz kılmak isteyen insanlara namaz vaktinin geldiğini haber vermek. Yani ne kadar çirkin öyle, “mızrak” gibi “süngü” gibi göstermek değil mi?
Muhterem, propaganda afişine ilişkin eleştirilerine devam ediyor. Afişin üzerindeki kara çarşaflı kadın motifine de kızmış. Diyor ki: “Bu gün sadece Afganistan’ın dağlık bölgelerinde görebileceğiniz, çarşaf giymiş hanımefendileri bu afişe koymanın ne anlamı var?”Muhterem, yerden göğe kadar haklı. Hatta Endonezya’dan Fas’a kadar haklı bile denilebilir. Hepimizin de bildiği gibi Çarşaf giyen “hanımefendiler”, bu gün sadece Afganistan’ın dağlık bölgelerinde görünüyor. Ovalarda, kıyılarda, kasabalarda, kentlerde, metropollerde asla böyle giyinen “hanımefendiler” yok ki. Muhterem, doğru söylüyor...
Evet, tarih kitaplarına göre, Orta Çağ 1453’de bitti ve Yeni Çağ başladı. 1789’da da Yeni Çağ bitip Yakın Çağ başladı. Şimdi yaşadığımız çağa da Milenyum Çağı adını verdiler. Keşke tarih, dünya coğrafyasının doğusunda ve batısında aynı hızla akabilseydi. Bir yanda kendi mensupları için "hobi" biçimine gelmiş Hristiyanlık. Diğer yanda "fobi" olarak görülen ve gösterilen Müslümanlık...
Nihayet benzin parasına dayanamayıp, on iki yıllık arabama otogaz sistemi taktırdım. İlk günlerde yakıt ayarını biraz fazla açık tutuyorlarmış. Bir iki depo kullandıktan sonra gerekli kısmayı yapacaklarmış. Bu yüzden, motor sanki jiklesi açık gibi yüksek tempoda çalışıyor. Eski model araba kullananlar iyi bilir bu jikle olayını. Özellikle soğuk günlerdeki ilk çalıştırmada jikle kolunu çekersin ve motora daha fazla yakıt gitmesini sağlarsın. Bu şekilde birkaç dakika çok benzin yakarsın ama motorun da yolda zırt pırt durmasının önüne geçersin.
Günlük konuşma dilinde, insanı dolduruşa getirmek için meşhur bir “gaz verme” deyimi vardır. Bazen arkadaşlar arasında da, birbirini dolduruşa getirme şakaları yapılır. Benim böyle gaz vermelere karşı tepkim her zaman: “Yetmez, jikleyi de çek!” şeklinde olur.
Turkey is Real Winner of Irak War.
Manşet o kadar güzel ve çarpıcı biçimde atılmış ki etkilenmeyip okumamak elde değil. Hele alt başlıklar ve bu haberle ilintili ve en az bu haber kadar muştulu diğer haberler. Heyecanla tıklayıverdim en üstteki linki ve adres çubuğunda şu başlık açıldı: Why Turkey was the Irak War’s Real Winner?
Açıldı ama benim başlık dışında yazılanları anlayacak düzeyde İngilizcem yok. Olsun. Başlık güzel ya. Ben de durup durup başlığı okurum: Why Turkey was the Irak War’s Real Winner?
Vay vay vay...
Newsweek Dergisi atmış manşeti işte: “Türkiye, Irak Savaşını Nasıl Kazandı?”
Büyük büyük harflerle yazmış ve sonuna da soru işareti koymuş. Yetmemiş altın bir manşet daha atmış: “Hem de Savaşmadan!” Ohhh kaymaklı ekmek kadayıfı gibi.
Sonra da bu savaşmadan kazanmanın “niçini” üzerine analizler-yorumlar döktürmüşler. Amerika altı yıldır o kadar askeriyle savaşıyor Irak’ta. Üstelik, başta İngiltere olmak üzere pek çok müttefiki de yanında topladı bu savaş için. Emme velakin bu savaşın gerçek galibi biz oluyoruz.
Şükürler Olsun. Tarihimizde ilk kez bir savaşı, girmeden kazandık. Kurban Bayramının son günü yurdumun bütün çift toynaklılarını kurban olarak kessek az gelir.
Bakın ne diyor koskoca Newsweek Dergisi: “ABD'li birçok ticari kuruluş kenarda çaresizce otururken, Türkiye Irak'ın en büyük ticari ortağı olmak için İran'la başa baş yarışıyor. Bölgesel etkisi açısından Türkiye rakipsiz...”
Bakar mısınız, Allahın işine? Elin Amerikalısı kenarda çaresizce oturuyor ve biz bölgede rakipsiz hale geldik. Hani şu Kemal Sunal’ın Salako Filmindeki mucizeler gibi bir durum söz konusu.
Valla ben bu Newsweek Dergisini çok sevdim. Hemen sözkonusu haberle ilgili linklerin Türkçe’lerini açıp okudum. Bal-kaymak tadında her bir satırı okudukça daha çok sevdim. Satırlar, satır araları hakkaten nefis ama hiçbirisi manşetteki tat ve hazzı vermiyor bana. Dönüp arada bir manşete tekrar bakıyorum. “Türkiye, Irak Savaşını Nasıl Kazandı?” Hemi de Savaşmadan!
Hadi iyisiniz, artık yarım milyonluk ordu beslememize gerek kalmadı. Nasıl olsa savaşmadan savaş kazanıyoruz. Ne gerek var koca orduya? Zaten ordun da gayet iyi anladı; hanyayı-konyayı ve de pensilvanyayı. Sam Amca’nın 50 senelik “our boys” luğundan red olunduğunu...
Bundan birkaç yıl önceki Kurban Bayramı arifesinde, İngiltere’de yaşayan “Vejetaryen Müslümanlar” inanca ilişkin tercihleri ile beslenmeye ilişkin tercihleri arasında bocalamışlar.
Ve konuyu aşabilmek için İngiltere de ulaşabildikleri Din Alimlerine sormuşlar: “Kurban Bayramında, hayvan yerine domates, kabak filan kessek olur mu?”
Cevap olarak da, konuyu araştırıyoruz filan cevapları almışlar haliyle...
Tabi bu haber medyada yer alınca en kestirme cevabı, her biri kendince din alimi olan yurdum insanından birisi vermiş: “Öyle olsaydı, Rabbim gökten koç yerine kabak indirirdi.”
Bilmiyorum, hem vejetaryen hem de Müslüman olanların bu kurban sorunsalını nasıl aştıklarını ama en etebor beslenene bile et görmekten gına geleceğini bildiğimden, objektifimden seçtiklerimle bayramınızı kutluyorum.
DTP Milletvekili Hasip Kaplan, “Etnik Nüfus Sayımı” yapılsın demiş. Kaplan, 2011 yılı nüfus sayımında, TÜİK’in etnik kökenin yanı sıra “din” ve “mezhep” de sorması gerektiğini söylemiş.
Haberi okuyunca, hiç çalışmadığı bir dersten sınava girecek öğrenci gibi mideme ağrılar girdi. Acayip canım sıkıldı, içim daraldı. 2011 yılına daha iki yıl var ama benim şimdiden elim ayağıma dolaştı. Etnik kökenin, dinin, mezhebin nedir gibi sorulara her daim cevabı hazır olan bir yurttaş değilim. Bu yaşıma kadar, hayatta karşıma çıkan ve çıkacak olan pek çok soruya çalıştım. Sosyal, ekonomik, kültürel, politik, ahlaki pek çok soruya cevap bulmaya çalıştım ama heyhat bu tür sorulara hiç çalışmadım. Çalışamadım.
Yani ne yapsak, ne etsek? Bu soruları ezbere bilenlerden kopya mı çeksek? Bunca yıl sadece Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmak dışında bir başka kimlik arayışımız olmadığı için dövünsek mi? Bu yaştan sonra kendimize etnik kimlik, inanç kimliği edinsek mi? Hadi biz çaktık bu konulardan, bari çocukları biraz yetiştirsek mi?
Ben tam bu satırları yazarken, yan tarafımdaki koltukta bizim Küçük Tırtıl uzanmış televizyon izliyor. Bakıyorum şöyle baştan aşağı kızıma. 2011 yılındaki nüfus sayımında kendisine sorulan sorulara nasıl cevap verebilir diye. Hiç bir yöresel şiveyi bilmeyen, düzgün bir Türk’çesi var. Saçları, kuzguni Ermeni siyahı. Teni buğday yanığı Kürt güzeli. Zeytin gibi gözlerin retinasında, üç dört kuşak öncesinden Rum ışıltısı. Duruşu oturuşu Osmanlı, süslenip gezmesi Bizans. Burun Frig, ağız Lidya, eller Hitit, ayaklar Sümer...
Laf olsun diye yazmıyorum, bütün bunlar gerçek. Birazcık tarih, birazcık coğrafya bilgisi ve ninelerle-dedelerle epey konuşmuşluğum var sadece. Hani belki yakın zamanda bilimsel bir icad olur; bir makine, bir genetik inceleme yöntemi keşfedilir. Bu söylediklerimin fazlası çıkar, eksiği çıkmaz bizim Tırtıllarda.
Henüz “süphanekeyi” ezberleyemedi ama Allaha dua eder; “Allahım, ne olur ablam iyileşsin...” Bir Katolik kadar İsa’yı bilmez ama kendisine tokat atana öbür yanağını çevirecek kadar barışsever. “Temizlik imandandır.” Hadis-i Şerifini öğrenmeden de temizliğine dikkat eder. Halen çocuksu yaramazlıkları var ama ileride bir Budist rahip kadar dingin kişiliği olacağından eminim. Dedim ya henüz çocuk. Ne Ali’yi bilir, ne de onunla savaşan peygamberin en kıymetli zevcesini. Öğrendiği zaman da asla taraf olamaz; anlamsız ve amaçsız bulur, yüzlerce yıl öncesinin garip çekişmesini. Hele hele birbirlerinin katlini vacip görecek kadar canileşen onca alt inanç grubunun, tarikinden bile geçmez.
Peki ne olacak? 2011 yılında sayım memuru gelip eve soracak:
-Adın?
-Tırtıl
-Etnik kökenin?
-?!.
Mezhebin?
-?!.
-Bilmiyor musun?
-Bilmiyorum. Benim bildiğim konular; insanların gücü yettiğince ürettiği, ihtiyacı kadar tükettiği bir toplumda, kimsenin, kimseyi sömürmediği, herkesin beslenme, barınma, eğitim, sağlık gibi konular...Bana etnik kökeni mi soracağına; şu ülkenin milli gelirini neden adil paylaşmadığımızı sor, en iyi eğitimli insanların bile neden işsiz kaldığını sor, gelecek kaygısından gencecik insanların bunalıma girmelerini sor, çarpık kentleşmeyi sor, biten tarımı sor, hormonlu gıdaları sor...Etnik köken ve mezhep benim belirlediğim şeyler değil. Üzerinde çok da konuşulacak şeyler değil. Tıpkı tavla gibi.
William Hanna ve Jaseph Barbera isimlerini hatırlayanınız var mı? Bir dönem TRT Televizyonunda izlediğimiz pek çok çizgi filmin yaratıcısı bu iki isimdir. Bizim kuşağın çocukluktan gençliğe ulaştığı yıllarda bu ikiliden izlediğim en son çizgi karakter, Değerli isimli bir köpekti. Değerli, yaşlı sahibesi ile birlikte yaşayan, uyuz-uyuşuk görüntüsünün aksine oldukça hin bir köpek. İşte bu Değerli, kurulu düzenine çomak sokup kendisini rahatsız edenlere karşıderhal hin planlarını uygulamaya koyar ve bu işe soyunanları perişan ederdi. Ve başarıyla sonuçlanan her tezgahtan sonra kameraya dönüp, o meşhur kıs kıs gülüşüyle zaferini kutlardı...
Bazı konular ne kitaplardan satır satır okunarak, ne de konunun uzmanı onca birikimli insandan cümle cümle dinlenilerek öğrenilebiliyor. Bazı konular, bu iki temel kaynaktan gelenlerin yıllar içinde unutulup gitmesinin ardında kalanlarından kendi kendineöğreniliyor. Bu yüzden, kaynağı belirli tırnak içi ifadelerim hep ikinci planda kalmıştır.
Henüz Değerli karakteri ile yeni tanıştığımız yıllardı galiba. Yetmişlerin sonu, ya daseksenlerin başı. Bana göre yurtta ve dünyada işlerin zıvanadan çıkmadığı günler. Sosyal konulara, siyasi konulara hafiften ilgi duyduğum yaşlardaydım.Kesekağıdı yapılan eski gazetelerde yazılanları da okuyorum; “alamanya” görmüş mahalle bakkalını da dinliyorum.
Anladığım kadarıyla siyaset denilen olgu, ekonomiye ilişkin kararlarda farklılık üzerine yapılıyor. Demokratik Sistemin iyi işlediği gelişmiş ülkeler var. Solda yer alan bir parti seçim kazanıp iktidara geliyor ve açıyor sosyal harcama musluklarını. Kamusal istihdam yaratıyor, sosyal güvenlik ve sosyal politikalara ağırlık veriyor. İşsizlik azalıyor, yoksulluk azalıyor ama enflasyon, bütçe ve dış ticaret açıkları başlıyor. Bunun üzerine sağdan bir partiyi iş başına getiriyor toplum. Biraz sıkı para politikası ve tasarrufla ekonomik dengeler yerine oturtuluyor. Fakat bu sefer de işsizlik ve refahda azalma söz konusu. Hadi yine sol ekonomik politikalar...
Tabi bütün bunlar, bizim ülkede pek yaşanmadı. Biz de bambaşka değerler üzerinden yapılageldi siyasi mücadele. Belki bu yüzden, milli irademiz 60 yıldır hep “sağduyulu” tercihlerde bulundu. Onca seçim yapıldı. Hep aynı görüşün temsilcileri kazandı. Ve hepsi de ülkeye çok büyük hizmetler yaptıklarını,kendilerinden öncekilerinin ise hiçbir şey yapmadığını söylediler. Ama bir yandan da, 60 yıldır ülkeyi yönetenlerle aralarında ruhani bağ (meşhur 46 ruhu)olduğunu söylemekten geri durmadılar. Tabi bu siyasi nesep itirafı, bazı hayati konularda açmaza düşürünce de; kronikleşmiş sosyo-ekonomik sorunları, çok daha eski dönemlerle (1930’lar, 1920’ler gibi) ilişkilendirme hinliğini de gösterdiler.
İşin kötüsü son yıllarda, ülkemiz siyaseti tamamen ekonomik konular dışında bir faaliyet haline geldi. Sanki bütün ekonomik sorunlarını çözmüş, herkesin refah içinde yaşadığı, işsizliğin-yoksulluğun tamamen yok olduğu bir ülke haline geldik. Bütün çabasını inanç ve etnik kimlik konularına odaklamış bir toplum. Gündemini derin devlet içi hesaplaşmaya, kurucu rejimini seksen yıl sonra hırpalamaya ayırmış bir ülke. Özellikle son yıllarda bu gündem belirleme konusu o kadar önem kazandı ki. En önemli ekonomik sorunların bile ülke gündemini bir gün işgal etmesine izin verilmiyor. Artık iyice ustalaşan, mesleğinin zirvesinde çok “değerli” gündem senaristlerine sahibiz. Her şeyi hokup pokus hızıyla anında değiştirip, istedikleri konuyu gündemin bir numarasına oturtabiliyor bu değerli beyinler.
İki gün önce de bir hokus pokus daha yapıldı ve onlarca seçimde sağduyulu davranmayı öğrenemeyen Dersim’lilerin zihni açıldı. 60 yıldır her seçimde gidip gidip oy verdikleri partinin, bundan tam yetmiş yıl önce bölgelerinin aşiret ağalarını idam ettiğini hatırladı, Dersim’liler. Hemen ellerinde idam edilen aşiret ağalarının resimleri, yollara döküldü sol-duyulu Dersim’liler. Bu gün bilumum Sünni Şeriatçının belki de tarihte ilk kez iltifatına mahzar oldu alevi Dersim’liler. Hatta birisi iltifatına ilaveten; “...siz de artık namazınızı ihmal etmeyin, tamam mı?” demiş.
Balçiçek Pamir’in konukları, İhsan Eliaçık ile Erol Yarar. İhsan Eliaçık, İslamcı Yazar olarak tanınıyor. Erol Yarar ise Müsiad (Buradaki –Mü- “müstakil” demek oluyor) eski başkanı. Konuşulan konu: Din ve gelir dağılımı adaletsizliği. Arada bir kulak kabartıp dinliyorum, söylediklerini.
Efendim, Asr-ı Saadet döneminde yaşayan Ebu Zerr isimli bir zat var imiş. Hiç malda-mülkte gözü yok imiş ve elinde fırsat olduğu halde, bir lokma-bir hırka ile ömrünü tamamlamış. Malı mülkü, adil paylaşmak gerektiğini savunurmuş. Ol sebepten mütevellit; zengin halife Osman’ın zulmüne uğrayıp kovulmuş ve sefalet içinde ölmüş. Bunları dile getiren İhsan Eliaçık, son yıllarda yükselişe geçen Müslüman burjuvaziyi eleştiriyor. Muhafazakar, dini bütün insanların şatafatlı hayat sürmelerine tepki gösteriyor...
Tabi bu düşünceleri, Müsiad eski başkanı Erol Yarar’ın hiç hoşuna gitmiyor.Mülk Allah’ındır diyor, Erol Yarar. İstediğine verir o mülkü. Kuran, öyle diyormuş. Sureler, ayetler, hadisler anlatıyor, Erol Yarar. Beni zengin yapan Allah’tır, fakiri fakir yapan da Allah’tır. Takdir, Allah’ındır, diyor Erol Yarar.
İhsan Eliaçık, şu zekat oranına kafayı takmış. 1/40 oranının asgari bir oran olduğunu, hatta bu kadarcık zekatı firavunların bile verdiğini söylüyor. Zengin işadamlarının elde ettikleri karın yarısını işçilerine vermeleri gerektiğini söylüyor İhsan Eliaçık.
Bu öneriye müthiş sinirleniyor, Erol Yarar. Senin bu dediğine “komünizm” derler diye kızıyor İhsan Eliaçık’a. Böyle lafları Marx da söylüyordu diyor. Hemen referans kaynaklarına dönüyor Erol Yarar ve peşpeşe sıralıyor; hemtırnak içi hem de kafasının içi fikirleri. Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştıracaklar? Sen ne karışıyorsun, Allah’ın yaptığına? Önemli olan takvadır. Zengin fakirden herşey de üstün değildir ki. Bir kısmınızı, diğerlerinden üstün kıldık. Bazılarını bazılarının emrinde çalıştırır kıldık...
İhsan Eliaçık, “infak” kavramını açıklıyor. Kifayet üzeri, ihtiyaç fazlası olup verilmesi (infak edilmesi) gereken değeri günümüz koşullarına uygun olarak açıklıyor. Ev, araba, 3-5 bin lira aylık gelir ve saliha bir eş, diyor İhsan Bey. Bundan fazlası “haramdır, hırsızlıktır” deyince Erol Bey acayip sinirleniyor.
Sen diyor, Erol Bey. Sen, komünizmi İslam diye pazarlıyorsun. Sen, zengin halife Osman’ı hırsızlıkla suçluyorsun diyor. Ebu Zerr diyecek oluyor, İhsan Bey. Erol Bey lafı ağzına tıkıyor hemen. Ebu Zerr, başımızın tacı ama zengin halife Osman’a da saygımız sonsuz diye bağlıyor lafı Erol Bey.
Bu arada Palçiçek Pamir, İslami Burjuvazinin milyon dolarlık evlerini, lüks eşyalarını, şatafatlı hayatlarını gösteren VCR’yi sunuyor.Balçiçek,şatafatlı lüks evleri soruyor, Erol’a. Erol çok rahat cevap veriyor. Valla diyor, valla zekatı verildiyse bu lüks evlerin, helaldir yani diyor. Bir de komşu hakkı gözetildiyse, hani komşu aç yatarken tok yatmadıysan diyor Erol. Balçiçek’in gözlerinde, bitişik yalı komşusunun aç-tok olmasını düşünenzengin müslim imajı beliriyor hemen.
İhsan Bey susuyor artık. Erol Bey anlatıyor sürekli. Allah’a şükür, zenginlerimiz camiye gidiyor. Marka ayakkabılarını çıkartıp namaz kılıyorlar diyor Erol Bey. Dünyada zenginleşenler dinden uzaklaşır, bizde ise son yıllarda dine sarılıyor zenginler diyor. Hem dünyada Müslümanların elinde çok fazla servet yok ki diyor. Olsa, dünyada fakir kalmazdı diyor Erol Bey. Müslüman zenginlerin lüks arabalara binmesini de şu şekilde savunuyor, Erol Bey:
-Peygamber Efendimiz de, o devrin en iyi devesini biniyordu
“Alfred Hitchcock, İsviçre’de araba sürerken birden pencerenin dışında bir yeri işaret etmiş ve ‘Hayatımda gördüğüm en dehşetli sahne bu.’ demiş. İşaret ettiği yerde bir papaz, küçük bir çocuk ile eli çocuğun omzunun üzerinde bir şekilde sohbet ediyormuş. Hitchcock, arabanın penceresinden başını çıkarmış ve şöyle bağırmış: ‘Kaç küçük çocuk! Hayatını kurtarmak için kaç!’..."
Korku Filmi deyince, bir ikinci isim söyleyemem. Zira, yıllar öncesi korku tanımını yapmış büyük usta. Sinema diliyle korkutmada; “karanlık ve sessizlik pek çok şeyi halleder.” demiş. Demiş ve ince zekasıyla süslediği onlarca filmini, siyah beyaz televizyondan bizim kuşağa zevkle izletmiş. Bu yüzden hiç ilgimi çekmedi, mezbaha çağrışımı yapan ucuz korku filmleri...
Albert Einstein hakkında medyatik bilgiler hariç pek özel bilgilenmem olamadı ama Beatles’in efsane dörtlüsünü lise yıllarımdan bu yana ezbere bilirim. Paul McCartney, George Harrison, Ringo Star ve John Lennon.”İ Want to Hold Your Hand.” Ve John Lennon, John Lennon...
Bertrand Russel ismini ilk kez 1970’li yıllarda Tercüman Gazetesinin “alaycı” manşetinden duymuştum. Vietnam’da sivilleri katleden ABD’yi yargılayan Savaş suçluları Mahkemesine başkanlık etmişti. Yaptığı bu görevden dolayı da Nazlı Ilıcak’ın Tercüman Gazetesi, “Bak sen ihtiyar komünistin yaptığına” diyeti’ye almıştı kendisini.
Adaşım Benjamin Franklin’i de yine erken yaşlarda, bazı kitaplardaki alıntı fikirlerinden tanıdım. Tanıdım ve keskin anti-amerikan duygularımda kendisine “sevgi parantezleri” açtım. Tıpkı, birlikte çalıştığı Thomas Jefferson gibi. Victor Hugo ismi de, o yılların TRT Televizyonunun bir güzel çöpçatanlığıydı, bizim kuşağa. Sefiller gibi bir klasiği yeni kuşakların duyup öğrenmesi imkansız artık; birbirinden sefil onlarca özel televizyon kanalından.
Ve içimdeki iki İrlandalı :Bernard Shaw ile Oscar Wilde.
Mustafa Denizli’nin bir milli maç sonrası, “İçimizdeki İrlandalılar” mızıkçılığı gibi bahane uydurmak yerine; oturup on adet Bernard Shaw cümlesi okusa necip milletim, çok şey değişir bu ülkede.Hemen hemen aynı yıllarda dünyaya gelmelerine rağmen; Bernard Shaw’dan 50 yıl önce hayata gözlerini yuman talihsiz Oscar Wilde. Ama bu kısa ve trajik ömre birbirinden güzel eserler sığdıran deha. Amerikalı gümrük memuruna, “Deham dışında beyan edilecek hiçbir şeyim yok.” diyen estetizm aşığı...
The Economist, ““herkesin okuması gereken bir eser...” diye referans vermiş kapakta. Bir yılı aşkın zamandır da tam tersini savunup, yasaklanmasını istiyor bazı çevreler. Ne the economist’in övgüsü, ne de bizim ilm-i ledün sultanlarının yergisi. Bu haftasonu okudum, Richard Dawkins’in “The God Delusion” isimli kitabını ve üstteki aşina isimleri bir kez daha sevgiyle yad ettim.
Dil, Tarih ve Coğrafya. İnsanı ve toplumu anlamak için başvurulabilecek üç temel bilim dalı. Bu üç önemli kavramı kendisine isim olarak almış bir fakülte. Ve her biri, insanda okuma-öğrenme aşkı uyandıran bölümler. Antropoloji, Arkeoloji, Felsefe, Sanat Tarihi, Sosyoloji, Psikoloji, Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri... Sanki bütün sosyal bilim dallarının yan yana sergilendiği bir açık büfe. Gir bir uçtan içeri ve hepsinden doldur belleğine, doldurabildiğin kadar. Oku, incele, araştır, karşılaştır, düşün, sorgula, kıyasla, konuş, dinle, tartış, öğren. Evet, öğrenmek. Yemek, içmek, sevişmek kadar güzel bir insani ihtiyaç, öğrenmek. İşte bu güzel fakültenin öğrencilerinden birkaç yüzü bağırıyorlardı hep bir ağızdan: “Ya Allah, Bismillah, Allahuekber...” Eskiden beri hiç sevmedim, her hangi bir amigonun yönlendirmesiyle üç dört kelimeyi bağıra çağıra söylemeyi. Bu yüzden, hiçbir fanatik slogan korosunda yerim olmadı. Bağırarak konuşmak, sesini yükseltmek, şiddet içeren sözlü mesajlar vermek, küfür etmek, hakaret etmek, sözle taciz etmek, tahrik etmek, alay etmek... Eğitim ve öğretimin bu tür yanlışlarımızı, ilkelliklerimizi gidermedeetkisi gittikçe azalıyor mu? İlköğretim, Ortaöğretim, Üniversite, Lisansüstü, Doktora... Felsefe, Sosyoloji, Psikoloji, Mühendislik, Tıp, Gazetecilik, Edebiyat, Mimarlık, Hukuk, İlahiyat... Devlet Adamı, Politikacı, Akademisyen, Köşe Yazarı, Entellektüel, Sanatçı... Eğitim ve öğretimin, mesleki birikimin sağladığı ünvanlar-makamlar gittikçe anlamsızlaşıyor mu? Gazete manşetlerinde, köşe yazılarında, televizyon ekranlarında fanatikçe atılan sloganların farkında mısınız? Yaşı kırkı, elliyi, altmışı geçmiş ve her biri toplumda isim yapmış onlarca insanın futbol holiganlarına dönüştüğünü görüyor musunuz? Nasıl bir yargısız infaz, acımasız linç, kin, nefret, intikam çabası; farklı düşüneni rezil etme, yok etme, silme, ezme gayreti var. Sadece son bir ayda atılan gazete manşetleri, yazı başlıkları bile ürkütücü boyutta. Tartışma ve atışmaların seviyesi, her an futbol maçlarındaki “oymalı-koymalı” sloganlara inebilecek kadar düştü. Taraf olmanın fanatikliği her geçen gün daha da artıyor. Düşünülecek, araştırılacak, sorgulanacak pek bir şeyimiz kalmadı artık. Kendimizce haklı düşüncelerimiz, dogmatikliğin zirvesinde inanç manzumeleri oldu. Doğrularımız, asla tartışılmaz. Farklılıklarımız çok keskin. Ortak paydalarımız ise bitmek üzere. Dil, Tarih ve Coğrafya. Birbirimizi anlamak vebirlikte yaşamakistiyorsak...
Dip Not : Motto, slogan kelimesinin batı dillerinde en çok kullanılan eş anlamlısı. İtalyanca kökenli.
Cumhuriyetimizin 86. yılını kutluyoruz. Hepimizin Cumhuriyet Bayramı mübarek olsun. Cenab-ı Allah, nice demokratik, laik ve bağımsız cumhuriyet kutlamaları görmemizi nasip eylesin.Mevlam, vatanıyla-milletiyle bölünmez bütünlüğümüzü ve iç barışımızı daim eylesin. Rabbim, işsizlerimize iş, aşsızlarımıza aş; farklılıklara rağmen kardaş,ayrılıkçılara rağmen birinci sınıf yurttaş olmayı cümlemize vasıl eylesin.
Efendim, hani nasıl 10.yılında çelik ağlarla örmüştük yurdumuzu; 86. yılında da üniversitelerle süsledik baştan başa. Artık üniversitemiz olmayan ilimiz yok neredeyse. Gerçi bu üniversal açılıma paralel akademik kadronun nicelik ve nitelik olarak yetersizliği, fakülte ve bölüm kontenjanlarının keyfiliği, bitiren gençlerin kesin ve garantili işsizliği gibi sorunlarımız da artıyor.
İşte bu mantar gibi çoğalan üniversitelerimizde bir anket yapılmış, 22-25 Ekim 2009 tarihlerinde. Akademik kadroda bulunan güzide insanlarımıza, son çeyrek yüzyılımızın en önemli sorunu olan “türban” meselesi de dahiltam 19 soru yöneltilmiş. Yukarıdaki tablo, sondan bir önceki soruya verilen cevapların oransal sonucunu gösteriyor. Prof, Doç, Yrd. Doç ve Dr. Ünvanı taşıyan akademisyenlerimizin % 67,8’i her an “Bye bye Turkey” demeye hazır ve nazırlar, efendim.
E bu tercihin sosyo-ekonomik gerekçelerine vakıf insanlar olarak, şaşırmayabilirsiniz. Peki aynı akademik zevatın, “Türkiye iyi yönetiliyor mu?” sorusuna % 60’a yakın oranda EVET, “Ülkemizde irtica, bölünme ve darbe tehlikesi var mı?”sorularına da yine aynı oranda HAYIR demesini nasıl karşılarsınız?
Yaa Hocam, bir ülkenin iyi yönetilmesi demek; başta ekonomi olmak üzere her şeyin yolunda gitmesi demektir. Cumhuriyet tarihimizin üç önemli tehlikesini, bir tehlike olarak görmemek de; bu güzel ülkenin her bakımdan yaşanılacak bir ülke olduğuna inanmak demektir. O zaman bu % 67,8 ne demek oluyor? Yarın Cumhuriyetimizde, malum 3 veya sürpriz 333 tehlikeden birisi hasıl olursa ne olacak? O zaman % 100 ünüz mü bye bye diyeceksiniz? Zaten öyle bir durumda one million dolars’ı olanlar bir gün önceden vınlayacak, siz de giderseniz hali nice olur bu Cumhur’un?
Hani, “kim bu cennet vatan uğruna olmaz ki feda?”ydı? Hani, “yiğitlik, sen cehennem olsan da bile. Fedayı kabul etmektir, cennet yapabilmek için yoksul ve namuslu halka.”ydı?
İsimlerinin önünde “prof. dr.” yazan iki köşe yazarı, “Açılım Sürecini” tartışıyor. Proğramda dile getirilenler bilinmedik, duyulmadık analizler değil ama oturup izliyorum. Zira tarafların zerre kadar birbirini dinleme-anlama kaygısı olmadığı, ezber-monologlara göre çok daha kaliteli bir proğram.
Açılımı, bir ABD senaryosu olması sebebiyle eleştiren profesör, bir ara bu senaryoyu yürekten destekleyen profesörü sıkıştırıyor. ABD’nin demokrasi ve hukuk kavramlarına yaklaşımındaki çifte standart ve tutarsızlık örneklerini veriyor. Amerikan yanlısı profesör bir kahkaha atıyor; “Azizim, ABD’nin dünya siyaseti her daim pragmatizm üzerine kuruludur...”
Hastane bahçesinde beklerken,doksanlı yıllarda oturduğum apartmanın kapıcısı Gakkoş’la karşılaştık. O yıllarda, apartmana her giriş çıkışımızda Gakkoş’un terör konusundaki fikirlerini dinlerdik ayak üstü. Bütün kürtleri kesmekten, Fırat’ın doğusuna atom bombası atmaktan filan bahsederdi, Gakkoş. “Ya Gakkoş, bu kadar sert olma! Hem sen, bizden daha yakınsın o etnik kökendeki insanlara…” dediğimizde acayip sinirlenir ve kendisinin filanca oğuz boyundan gelmekte olduğunu anlatırdı uzun uzun. Artık kapıcılığı bırakıp iyi bir işe giren ve o günlerdeki muazzam bıyıklarını sadece dudak üstü kırpılmış çim düzeyine indirmiş Gakkoş’a sordum:
-Ne diyorsun bu işlere Gakkoş?
–Var ya bi dahaki seçimde; ne Baykal kalacak, ne de Bahçeli. Tarihe geçecek Tayyip. Bu Obama denilen adam, aslında hakiki Müslüman. Bütün İslam alemini ihya edecek. İsviçre gibi olacağız, şerefsizim...
Akşam eve gelince, oturup biraz Felsefe Sitelerini karıştırdım. Pragmatizm ve pragmatiklik konusunda bilgilerimi tazeledim hemen. İlgimi çeken satırlardan bazıları:
“Felsefede Faydacılık ya da Pragmatizme göre; iyi olan en fazla faydayı sağlayandır ve burada fayda zevk, tatmin veya bir nesnel değerler listesine göre tanımlanır. Bu akımın -bir şey uygulanabildiği ölçüde doğrudur- şeklindeki savı ise hiç bir teorik mekanizmanın tartışılmasına izin verilmeden bir şey özden yoksun olduğu halde başarılı bile olsa kabul gördüğünden eleştirilmiştir. Sözgelimi birbirinden farklı seçeneklere sahip bir soru hiç bir bilgi sahibi olmayan kimse tarafından rastgele ama doğru yanıtlandığında faydacılığa göre o şey artık mutlaklık kazanmıştır. Bu kişinin bilgili eğitimli ya da zeki olması pek de önemli unsurlar değildir. Tersi durumda da çok iyi eğitimli ve yetenek sahibi kişiler toplumda iyi statülere erişemediğinde onların gerizekalı ya da cahil olarak damgalanmaları bu akım yüzündendir. Kısacası faydacılıkta önemli olan öz değil biçimdir, olayların teorik akışı önemsizdir mutlak olan daima pratik başarı olarak kabul edilir. Faydacılığın geleneksel şekli en fazla fayda getiren hareket en iyi harekettir diyen hareket faydacılığıdır. Buna alternatif ise en iyi hareket en fazla faydayı sağlayacak kuralın emrettiği harekettir diyen kural faydacılığıdır. Örneğin bir kişi yalan söylerse en fazla faydayı elde edeceği bir durumda olsun. Hareket faydacılığına göre en doğru hareket yalan söylemektir. Ama genel kural olarak doğruyu söylemek o kişiye daha fazla fayda sağlayacağını kabul edersek kural faydacılığı açısından doğruyu söylemek gerekmektedir.”