“Alfred Hitchcock, İsviçre’de araba sürerken birden pencerenin dışında bir yeri işaret etmiş ve ‘Hayatımda gördüğüm en dehşetli sahne bu.’ demiş. İşaret ettiği yerde bir papaz, küçük bir çocuk ile eli çocuğun omzunun üzerinde bir şekilde sohbet ediyormuş. Hitchcock, arabanın penceresinden başını çıkarmış ve şöyle bağırmış: ‘Kaç küçük çocuk! Hayatını kurtarmak için kaç!’..."
Korku Filmi deyince, bir ikinci isim söyleyemem. Zira, yıllar öncesi korku tanımını yapmış büyük usta. Sinema diliyle korkutmada; “karanlık ve sessizlik pek çok şeyi halleder.” demiş. Demiş ve ince zekasıyla süslediği onlarca filmini, siyah beyaz televizyondan bizim kuşağa zevkle izletmiş. Bu yüzden hiç ilgimi çekmedi, mezbaha çağrışımı yapan ucuz korku filmleri...
Albert Einstein hakkında medyatik bilgiler hariç pek özel bilgilenmem olamadı ama Beatles’in efsane dörtlüsünü lise yıllarımdan bu yana ezbere bilirim. Paul McCartney, George Harrison, Ringo Star ve John Lennon.”İ Want to Hold Your Hand.” Ve John Lennon, John Lennon...
Bertrand Russel ismini ilk kez 1970’li yıllarda Tercüman Gazetesinin “alaycı” manşetinden duymuştum. Vietnam’da sivilleri katleden ABD’yi yargılayan Savaş suçluları Mahkemesine başkanlık etmişti. Yaptığı bu görevden dolayı da Nazlı Ilıcak’ın Tercüman Gazetesi, “Bak sen ihtiyar komünistin yaptığına” diyeti’ye almıştı kendisini.
Adaşım Benjamin Franklin’i de yine erken yaşlarda, bazı kitaplardaki alıntı fikirlerinden tanıdım. Tanıdım ve keskin anti-amerikan duygularımda kendisine “sevgi parantezleri” açtım. Tıpkı, birlikte çalıştığı Thomas Jefferson gibi. Victor Hugo ismi de, o yılların TRT Televizyonunun bir güzel çöpçatanlığıydı, bizim kuşağa. Sefiller gibi bir klasiği yeni kuşakların duyup öğrenmesi imkansız artık; birbirinden sefil onlarca özel televizyon kanalından.
Ve içimdeki iki İrlandalı :Bernard Shaw ile Oscar Wilde.
Mustafa Denizli’nin bir milli maç sonrası, “İçimizdeki İrlandalılar” mızıkçılığı gibi bahane uydurmak yerine; oturup on adet Bernard Shaw cümlesi okusa necip milletim, çok şey değişir bu ülkede.Hemen hemen aynı yıllarda dünyaya gelmelerine rağmen; Bernard Shaw’dan 50 yıl önce hayata gözlerini yuman talihsiz Oscar Wilde. Ama bu kısa ve trajik ömre birbirinden güzel eserler sığdıran deha. Amerikalı gümrük memuruna, “Deham dışında beyan edilecek hiçbir şeyim yok.” diyen estetizm aşığı...
The Economist, ““herkesin okuması gereken bir eser...” diye referans vermiş kapakta. Bir yılı aşkın zamandır da tam tersini savunup, yasaklanmasını istiyor bazı çevreler. Ne the economist’in övgüsü, ne de bizim ilm-i ledün sultanlarının yergisi. Bu haftasonu okudum, Richard Dawkins’in “The God Delusion” isimli kitabını ve üstteki aşina isimleri bir kez daha sevgiyle yad ettim.
Her biri ayrı bir yaratıcılığa ve zekaya sahip olan bu önemli kişilerle ilgili güzel bir resital sunmuşsunuz diyebilirim ancak. Ve yine herbiri hakkında kısacak anekdotlarla ve çarpıcı cümlelerle süslemişsiniz yazınızı. Keyifle ve hatta gıptayla okudum.
Her yıldızın kendi yörüngesi vardır ve onunla en yakın komşusu arasında yalnız güçlü bir çekim değil, erişilmez bir uzaklık da bulunur. Çekimin gücü uzaklığa oranla artarsa, iki yıldız kucaklaşmayıp çarpışır ve yok olurlar. Bizim de onlar gibi yörüngemiz var ve acıklı bir çarpışmayı önleyebilmek için aramıza erişilmez bir uzaklık koymamız gerekir. Saygılı davranmanın tüm sırrı, birbirinden yeterince uzak durabilmektedir; saygının bulunmadığı toplumda yaşam ne çekilebilir ne de sürdürülebilir… der Bernard Shaw.
Saymış olduğun isimlerin, yaşadıkları zamana, mekana ve içinde yaşadıkları sosyal çevreye bağımlı olmayan yönleriyle duyabilme kabiliyetleri var. Onlar, insan, toplum, aile, din, bilim, uygarlık, kültür, sanat, eğitim, devlet, siyaset, savaş ya da barış gibi sayısız kavramı sınır tanımaz dünyalarında sürekli tartışıp durdular. Alışılmış, basmakalıp inançlara karşı böylece yepyeni görüşlerin kapılarını araladılar. Onları yıldız yapan dehaları olduğu kadar dar görüşlülükle, bağnazlıkla ve tutuculukla aralarına erişilmez bir uzaklık koymalarıdır…